Tarihçe-i Hayat · s. 439
ALTINCI KISIM
Emirdağ Hayatı
Mukaddime
Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraet kararı neticesi olarak Risale-i Nur, ekser vilayet, kasaba ve köylerde yayılmış ve Nur talebeleri kısa bir zamanda yüz binlerin fevkinde çoğalmıştır. Risaleler teksir ile neşre başlanmış ve kısa bir müddet içinde 1947 senesi sonlarında Üstad ve talebeleri üçüncü defa olarak tekrar hapse alınmıştır.
Evvela üç sene kadar Emirdağı'nda ikamet edebilen Said Nursî, hapisten sonra tekrar Emirdağı'nda üç dört sene kadar kalmış ve sonra Isparta'ya yerleşmiştir. Ve şimdi doksan yaşına yaklaşan ve tebdil-i havaya çok muhtaç olan Üstad, ara sıra Emirdağı'na gelip ikametgâhı olan dershane-i Nuriyede kalmaktadır.
Şimdilik Emirdağ hayatının ilk kısmı ki Afyon hapsine kadar olan safhası zikredilecek, bilâhare Afyon hapsini müteakip tekrar Emirdağı'ndaki hayatı, hizmet-i nuriyesi beyan edilecektir. Emirdağı'ndaki hayatı, evvelki hayatına nisbeten çok daha şaşaalıdır. Hem musibet ve ithamlara daha ziyade hedef olmuş, daimî tarassuda, hattâ imhaya maruz kalmıştır. Bununla beraber Risale-i Nur, geniş dairede yayılmış; üniversite, memurlar ve ehl-i siyaset muhitinde okunmaya başlanmıştır.
Üstadın Emirdağı'na nefyinden sonra aleyhinde pek insafsızca iftiralar yapıldığı ve çok geniş bir dairede yalanlarla isnadlara girişildiği münasebetiyle ve Nurların hârika neşri dolayısıyla bir hakikati, bu mukaddimede beyan etmek lâzım geldi. Şöyle ki:
Bizim, Said Nursî'nin ayn-ı hakikat olan ahval ve harekât ve hizmetinde görünen hârikaları beyan etmemizden muradımız:
Okuyucuların nazar-ı istiğrablarını celbedip –hâşâ!– Bediüzzaman'ın fâni şahsını insanlığın alkış tufanına tutmak değil; belki onun şahsını ve hizmetini insafsızca iftira ve yalanlarla lekedar etmek isteyen ve dolayısıyla Risale-i Nur'un hizmet-i imaniyesine set çekmeye çalışanların mukabilinde Risale-i Nur'un nurlu, müessir ve saadet-feşan hizmetini belirtmek için Kur'an'ın bir şakirdi ve Hazret-i Peygamber'in bir ümmeti ve Allah'ın bir abdi olarak nâil olduğu ikramları zikrediyoruz. Din düşmanlarının bahanelerle taarruzunu ve insafsız hücumlarını red ve bir masumun masumiyetini beyan ediyoruz.
Hattâ diyebiliriz ki: Tarihte Bediüzzaman gibi hilaf-ı hakikat olarak düşünce ve mefkûre, hizmet ve gayesinin tam zıddında şiddetli itham ve isnadlara maruz kalmış bir kimse yok gibidir. Panzehire zehir isnad etmek gibi bu milleti ve gelecek nesilleri anarşilikten, dinsizlikten, ahlâksızlıktan muhafaza niyet ve harekâtına, sırf imansızlıktan neş'et eden bir dalalet divaneliğiyle vatana ihanet, gençliği irticaya sevk ve zehirlemek ithamını yapmak, ne kadar acı ve ehl-i insafı ağlatacak elîm bir vaziyet olduğu bedihîdir.
İşte Bediüzzaman bir değil, yüz değil, binler defa böyle hilaf-ı hakikat ithamlara düçar olmuş bir masumdur. Hizmetinde böyle olduğu gibi hususi ahval ve ahlâkı noktasında da ahlâk-ı hamîdenin en müstesna örneklerini yaşatmış, edep ve iffetin en şaheser numunelerini nefsinde gösterebilmiş bir nezahet ve hüsn-ü hulk abidesidir. Hizmetini îfa eden, dâhilî ve haricî hayat ve ef'aline aşina olan talebe ve hizmetkârları olan bizler, en yüksek sesimizle ilan ederiz ki:
Üstadın Kur'an'dan alıp ehl-i iman ve insaniyetin istifadesine arz ettiği ulûm-u imaniyedeki üstadlığı gibi en ince muamelat ve ahvalinde ve hususi hayatında da Kur'an-ı Hakîm'in hüsn-ü hulk olarak tarif ettiği ve yüksek bir velayetin tereşşuhatı olan âsâr ve daimî yüksek bir huzur görünür. Her zaman için her haline nazar-ı dikkat ve ferasetle bakan ehl-i kalp ve erbab-ı fazilet, onun kalb-i münevverinin bir şems-i hakikat ve marifet halinde şule-feşan olduğunu ve bir derya halinde daimî temevvücde bulunduğunu kemal-i hayretle görmekte ve İslâmiyet ağacının bu son ve kâmil meyve-i münevveriyle zemin ve zamanın iftihar etmekte olduğunu duyurmaktadırlar.
Ey sû-i niyetleriyle ve kendi menfî ruhlarına kıyasla bu ahlâk, edep, iman, marifet ve hakikat abidesine dil uzatan ve şeytanları dahi utandıracak derecede iftiralarla bu fazilet timsalini yok etmeye, tezvire çalışmış bedbahtlar! Bu zata karşı savurmak istediğiniz iftiralar, saçtığınız zehirler para etmedi. Hak nurunu yaktı ve parlattı. O nur ile âlemleri ziyadar eyledi. Siz ise zelil ve manen insaniyetin menfurusunuz. Size yazıklar olsun! İnsan libasını taşımanız dahi sizin için elîm ve fecidir.
Buna rağmen sizin için bir necat kapısı var, o kapıyı çalsanız belki kurtulursunuz. Said Nursî ahdetmiş ve ilan etmiş ki: "Benim idamıma çalışanlar dahi eğer Risale-i Nur'la imanlarını kurtarsalar, Risale-i Nur'a sarılsalar kardeşlerim siz şahit olunuz; ben, onlara hakkımı helâl ediyorum." Evet, onu mahkûm etmek isteyenlerden çoğu ve ekser aleyhinde bulunanlar bugün ona dost olduğu gibi tezvir ve iftirada bulunan sizler de nedamet etseniz, Nur derslerine kulak verseniz ümit edilir ki o şefkat kahramanı, sizin için affınız için dua eder, niyaz eder.
Evet Said Nursî, öyle eşsiz bir kahramandır ki bu kahramanlığını harp meydanında, mahkeme sandalyesinde müstebitlere karşı gösterdiği halde, gelin siz düşmanları ve onu yok etmek için çalışanlardan Nur'a müteveccih olanların selâmet ve kurtuluşu için el açıp gözyaşlarıyla nasıl niyaz ettiğini görün ve onun yüksek bir tevazu ile milletin her tabakasıyla nasıl kemal-i şefkatle muamelede bulunduğunu anlayın; insanlığın ulvi mertebesini bu zatta seyreyleyin.
Onun hakkında senakâr sözler, takdirler, ehl-i dünyanın alkışlanması nevinden değildir; hakikat-i kâinatın, bu ekmel insana ve insanın yüksek kıymetini, Müslümanlığın hakiki tezahürünü temsil eden manevî şahsiyetine karşı olan takdir ve tebriğine bir iştiraktir. Evet Said Nursî'yi, temsil ve terennüm ettiği envar-ı hakikat itibarıyla, yalnız insanlık değil belki âlem bütün enva ve ecnasıyla alkışlıyor, tebrik ediyor. Evet, hizmet-i imaniyesini mazi, müstakbel takdir ediyor.
Evet Said Nursî, Cenab-ı Hakk'ın mahiyet-i insaniyede dercettiği hadsiz enva-ı kemalâtın hepsinde en ileri ve en mükemmeldir. Bazen yüksek dağ başlarında, büyük kayalıklar arasında gezer, yalnız başına sessiz dolaşır; bazen bağ ve bahçeleri, nebatat ve hayvanatı temaşa ve tefekkür edip sonra dönüp şehre inip en büyük siyasî içtimalarda, gayet beliğ ve makulane hitabeler, ahlâkî, edebî nutuklar îrad edebilen cevval bir ruh haletini taşırdı.
Hürriyet'ten evvel ve sonra şarktaki hayatı ve İstanbul'daki feveranlı hayatı, buna bir şahittir. Bir yanda Şarkî Anadolu'da aşiretler arasında seyahatle onlara ahlâkî ve imanî dersler, öğütler verirken diğer yanda Şam'da allâmelere, siyaset-i İslâmiye noktasında en keskin ve isabetli görüş ve teşhislerle Müslümanların terakki ve kemalâtının esaslarını tesbit edip üç yüz elli milyon Müslüman'ın saadetinin fecr-i sadıkını haber veriyordu. Hem meşrutiyet zamanında Meclis-i Mebusana hitabesi ve gazetelerdeki makaleleriyle, Kur'an'ın kudsî kanun-u esasîsinin vaz' ve tatbikinin millet-i İslâmiyeye iki cihanın saadetini kazandırıp hakiki kemalât ve terakkiye medar olacağını haykırıyor ve bu efkârının Divan-ı Harb-i Örfîde de kahramanca müdafaasını yapıyordu.
İşte bir nebze beyan edilen ahvali ve hizmetleri delâletiyle bu hârika zat, âdeta muhtelif istidat ve ayrı ayrı zekâ ve kabiliyetlerden müteşekkil bir cemaat mahiyetinde idi. İslâmiyet'in zuhurundan itibaren bin üç yüz yıl içinde gelip geçen ve İslâmiyet şecere-i nuraniyesinin çeşitli çiçek ve meyveleri olarak asırları tezyin eden umum ehl-i hak ve zekâvetin kemalât ve güzelliklerine sahip olmuş, nişan ve formalarını takmış gibi idi. Sanki ulûm ve maarif-i İslâmiye, bu zat vasıtasıyla yeni baştan ihya ediliyordu.
Büyük Peygamber'in ders ve irşadıyla hakikate ulaşan ve kemalâtta terakki eden ve her biri cemaat-i İslâmiyeden bir taifeyi daire-i tenvir ve irşadında yürüten kudsî üstadlar, âlim ve müçtehidler, ayrı ayrı meslek ve ilimlerine bu zatı vâris tayin etmişler gibi; mazinin bütün mehasin ve meziyetlerini giyinerek asrımızda ortaya çıkan bu hârika-i zaman Said Nursî Hazretleri, böylece Kur'an namına Risale-i Nur'la giriştiği dinî hizmet ve cihad-ı manevîsiyle bir cemaatin, yüksek bir heyetin belki muazzam bir ordunun yapabileceği vazifeleri, küllî hizmetleri, izn-i İlahî ile yapmıştır. İslâmiyet nurundan ve iman kardeşliğinden gelen bir kuvvet ve rabıta ile teşkil ettiği Nur şakirdleri şahs-ı manevîsi, ehl-i dalaletin cemaatle hücumuna mukabil çıkmış, bu suretle mü'minlerin nokta-i istinadı, kızıl tehlikenin bu vatanı istilasına karşı Kur'anî bir set ve âlem-i İslâm'ın kahraman Türk milletine eskisi gibi muhabbet, uhuvvet ve ittifakının medarı olmuştur.
Evet Said Nursî, gayet câmi' bir istidada mâlik bir zattır. Bu istidatların hepsinde çok ileri gitmiştir. Cüz ile küllü, âfakın en geniş dairesi ile enfüsî dairesini, mesela zerre ile samanyolunu beraberce dikkatle tetkik eder, onlardaki envar-ı tevhidi görür, gösterir ve ispat eder. Bir yandan