Tarihçe-i Hayat · s. 240
Ceza Hâkimine Son Müdafaa
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
Altmış küsur sahifeden ibaret olan ithamkârane kararnamedeki –on iki sahife– şahsıma ait kısmına karşı müdafaamdır:
Kararnamede aleyhimizde zikredilen maddelere karşı, mahkemenin zaptına geçen müdafaatımda kat'î cevapları vardır. Bu kararname namındaki asılsız ve vehimli ithamnameye karşı, on dokuz sahifeden ibaret itiraznamemi ve yirmi dokuz sahifeden ibaret son müdafaatımı ibraz ediyorum. Bu iki müdafaa, sorgu hâkimlerinin kararnamelerinin bütün muaheze noktalarını ve esas ithamlarını kat'î bir surette red ile çürütüyor, asılsız olduğunu gösteriyor. Yalnız burada, bu kararnamenin istinad ettiği ve itham edenlerin nereden aldandıklarını, bu asılsız muahezeyi nereden iktibas ettiklerini gösterirbeş umde olarak söyleyeceğim.
Birincisi: Risale-i Nur'un yüz yirmi parçasından iki üç dört parçasında on beş fıkrayı bahane tutup beni ve Risale-i Nur'u hükûmetin prensiplerine muhalif ve rejimine karşı muarız ve emniyet-i dâhiliyeyi ihlâle teşebbüs ithamı ile gayet asılsız bir davaya elcevap:
Ben de derim: Acaba umum Avrupa'nın mal-ı müşterekesi olan medeniyet ve yalnız bu zaman ilcaatına binaen hükûmet-i cumhuriyenin o medeniyetin bir kısım kanunlarını kabul etmesiyle, o medeniyetin menfaatli değil belki kusurlu kısmına, hakaik-i Kur'aniye hesabına olan müdafaat-ı ilmiyeme hangi suretle "hükûmetin prensibine ve hükûmetin rejimine muhalif ve hükûmetin inkılabı aleyhine hareket" namı veriliyor? Acaba bu hükûmet-i cumhuriye, Avrupa medeniyetinin kusurlu kısmının dava vekilliğine tenezzül eder mi? O kusurlu medeniyetin İslâmiyet'e muhalif kanunları, eski zamandan beri hükûmetin hedefi midir? Hükûmete muarız vaziyet almak nerede, bu bir kısım kusurlu medeniyet kanunlarına karşı hakaik-i Kur'aniyeyi ilmî bir surette müdafaa etmek nerede?
Kur'an-ı Hakîm'in âyât-ı kat'iyesiyle bin üç yüz seneden beri, milyonlar tefsirlerinde ve hâlen kütüphanelerde dolu tefsirlerde
لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ يَٓا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ ... اِلٰى اٰخِر
gibi âyetlerin hakaik-i kudsiyelerini Avrupa feylesoflarının itiraz ve tecavüzatına karşı otuz seneden beri yazdığım müdafaat-ı ilmiyemi "Hükûmetin inkılabına, prensibine ve rejimine muhalif kasdı var." diye beni itham etmek, öyle bir zâhir garaz ve öyle bir esassız vehimdir ki buradaki mahkeme-i âdileye taalluk etmeseydi, müdafaa ve cevap vermeyi lâyık görmezdim.
Hem acaba eskiden beri bu vatan ve millete zarar niyetiyle, Avrupa'nın dinsiz komiteleri hesabına ve Rum, Ermeniler cemiyeti vasıtasıyla dinsizlik ve ihtilaf ve fesat tohumlarını saçan mülhidlere karşı müdafaat-ı ilmiyem, hangi suretle hükûmet aleyhine alınıyor? Ve hangi sebeple hükûmete bir taarruz manası veriliyor? Hangi insafla böyle dinsizliği hükûmete mal edip ittiham ediliyor? Hükûmet-i cumhuriyenin kuvvetli esasları, böyle dinsizlerin aleyhinde olduğu halde; dinsizliği hükûmetin bazı prensiplerine mal edip benim vatan ve millet ve hükûmet hesabına öyle müfsidlere karşı yirmi seneden beri galibane müdafaat-ı ilmiyeme "dini siyasete âlet ve hükûmet aleyhine teşvik" manasını vermek, hangi insaf kabul eder ve hangi vicdan razı olur?
Evet, değil bu mahkemeye belki bütün dünyaya ilan ediyorum: Ben hakaik-i kudsiye-i imaniyeyi, Avrupa feylesoflarına ve bilhassa dinsiz feylesoflara ve bilhassa siyaseti dinsizliğe âlet edenlere ve asayişi manen ihlâl edenlere karşı müdafaa etmişim ve ediyorum.
Ben hükûmet-i cumhuriyeyi, ilcaat-ı zamana göre bir kısım kanun-u medeniyi kabul etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir Hükûmet-i İslâmiye biliyorum. Kararname namındaki ithamnamede, vazifesini yapan müstantıklara değil belki müstantıkların istinad ettiği mülhid zalimlerin evham ve entrikalarına karşı derim:
Siz beni "dini siyasete âlet etmek" ile itham ediyorsunuz. Ve o itham, zâhir bir iftira olduğu ve esassız, çürük bulunduğunu yüz delil-i kat'î ile ispat etmekle beraber; bu ağır iftiranıza mukabil, ben de sizi, siyaseti dinsizliğe âlet etmek istiyorsunuz diye itham ediyorum!
Bir zaman cerbezeli bir padişah, adalet niyetiyle çok zulüm ediyormuş. Bir muhakkik âlim ona demiş: "Ey hâkim! Sen raiyetine adalet namıyla zulüm ediyorsun. Çünkü tenkitkârane cerbezeli nazarın, zamanen müteferrik kusuratı birden toplar; bir zamanda tasavvur edip sahibini şiddetli bir cezaya çarpıyorsun. Hem bir kavmin müteferrik efradından vücuda gelen kusuratı, o tenkitkâr cerbezeli nazarında topluyorsun. Sonra o perde ile o taifenin her bir ferdine karşı bir nefret, bir hiddet size gelir; haksız olarak onlara vurursun. Evet, senin bir sene zarfında attığın tükürük, bir günde senden çıkmış bulunsa içinde boğulacaksın. Müteferrik zamanda istimal ettiğin sulfato gibi acı ilaçları, bir günde birkaç kişi istimal etse hepsini de öldürebilir. İşte aynen bunun gibi; mehasinin ortalarında bulunmasıyla, ara sıra vuku bulan kusuratı setretmek lâzım gelirken sen, raiyetine karşı kusuratı izale eden mehasini düşünmeden, cerbezeli nazarınla müteferrik kusuratı toplayıp ağır ceza veriyorsun." İşte o padişah, o muhakkik âlimin ikazatıyla, adalet namına yaptığı zulümden kurtuldu.
…
Gizli bir kuvvet, bi'l-iltizam beni mahkûm etmek istiyor. Ve her bahaneyi bulup bin dereden su getirmek gibi her bir çareye müracaat edip kurdun keçiye bahanesinden daha garib bahanelerle beni itham altına almak ve mahkûm ettirilmek istenildiğimi hissediyorum.
Mesela, üç aydır bu kelimeyi tekrar ediyorlar: "Said-i Kürdî, dini siyasete âlet ediyor!"
Ben de bütün mukaddesata yemin ediyorum ki: Bin siyasetim olsa hakaik-i imaniyeye feda ediyorum. Ben, nasıl hakaik-i imaniyeyi dünya siyasetine âlet edebilirim? Ben yüz yerde bu ithamı çürüttüğüm halde, yine manasız nakarat gibi tekrar edip ileri sürüyorlar. Demek, bi'l-iltizam ve herhalde beni mes'ul etmek arzusunda bulunuyorlar. Ben de aleyhimizdeki mülhid zalimleri, siyaseti dinsizliğe âlet etmeleri ile itham ediyorum. Ve onların medar-ı ittihamı olan bu müthiş manayı bildirmemek için bana isnad ettikleri "Said, dini siyasete âlet ediyor." cümlesiyle setre çalışıyorlar. Madem öyledir, herhalde beni mahkûm etmek istiyorlar. Ben de ehl-i dünyaya derim: Bu ihtiyarlıktaki bir iki senelik ömür için lüzumsuz tezellüle tenezzül etmem.
…
Beşinci Umde: Dört noktadır.
Birinci Nokta: Kararnamede, kelimeler üzerinde oynanılıyor. Bir kelimenin, kasdî olmadığı halde bir manasında ta'riz çıkarıyorlar. Halbuki Risale-i Nur'da hedef bütün bütün ayrı olduğundan, kelimatındaki kasda makrun olmayan ta'rizler değil belki tasrihler de bulunsa şâyan-ı af ve müsamahadır. Bu noktayı izah eden bu misal mikyastır. Mesela:
Ben bir maksadımı hedef ederek yoluma koşup gidiyorum. İhtiyarsız, yolumda koşarken büyük bir adama çarpıp o adam yere düşse… Desem: "Efendim, affet! Ben maksadıma gidiyordum, bilmeyerek çarpıldım." Elbette affeder ve gücenmez. Eğer kasdî olarak bir parmağı o adama taciz suretinde kulağına iliştirsem, hakaret telakki edecek ve benden gücenecek.
…
Risale-i Nur'un hedefi iman ve âhiret olduğundan, harekât-ı ilmiye ve fikriyesinde ehl-i dünyanın siyasetine çarpsa ve şiddetli kelimat bulunsa şâyan-ı af ve müsamahadır. Maksadımız size ilişmek değildir, hedefimizde yürüyoruz.
…
Dünyada hiç misli görülmemiş bir haksızlığa maruz kaldım. Şöyle ki:
Son müdafaatım ve üç itiraznamem ile yirmi cihetle kat'î delillerle 163'üncü maddenin bana temas etmediğini ve yirmi senede yazılan yüz yirmi risalemin içinde, kendilerince medar-ı tenkit yirmi kelimeden aşağı, mahdud birkaç nokta bulunmasıyla, ayrı ayrı zamanda yazılmış kıymettar ve menfaatli ve uhrevî ve Avrupa feylesoflarının dinsiz ve mülhid şakirdlerine karşı –Dârülhikmeti'l-İslâmiyenin azalığı münasebetiyle– hakiki ve ilmî müdafaatım; çok zaman sonra ilcaat-ı zamana göre kabul edilen Kanun-u Medeni'nin bazı maddelerine, yüz bin kelimat içinde on on beş kelimenin muvafık gelmemesi sebebiyle hem benim mahkûmiyetim talep edilmiş hem mühim keşfiyat-ı maneviyeyi hâvi yüz yirmi kitap olan Risale-i Nur'un elde bulunan nüshaları müsadere edilmiş ve inde'l-muhakeme bütün ilmî ve mantıkî ve kanunî iddia ve müdafaatım esbab-ı mûcibe gösterilmeksizin sebepsiz ve kanunsuz reddedilmiştir.
163'üncü madde-i kanuniye, asayişi ihlâl edebilecek hissiyat-ı diniyeyi tahrik edenler mealinde bulunan şu kanunun, elbette bu hadsiz genişlik içinde bir tefsiri var. Elbette kuyud-u ihtiraziyesi bulunacak. Yoksa bu madde, bu geniş mana ile beni mahkûm ettiği gibi bütün ehl-i diyaneti ve başta Diyanet Riyaseti olarak, bütün vaizlere ve bütün imamlara, bana teşmil edildiği gibi teşmil edilebilir. Çünkü yüz sahifeden fazla müdafaat-ı kat'iye ve hakikiyem ile beraber, bana temas ettirilebilecek bir mana veriliyor ki o mana her nasihat eden kimseye ve hattâ bir dostunu iyiliğe sevk etmek için irşad eden herkesi daire-i hükmü altına alabilir.
Bu madde-i kanuniyenin manası şu olmak gerektir ki taassup perdesi altında muhalif bir siyaseti takip ve terakkiyat-ı medeniyeye set çekenlere set çekmek içindir. Bu maddenin bu manada çok kat'î delillerle ispat etmişiz ki bize bir cihet-i teması yoktur.
Evet bu madde, bu manada, tefsirsiz ve kuyud-u ihtiraziyesiz ve garazkâr, istediği adamları onunla çarpmasına müsait hudutsuz bir manada olamaz. Evet ben, on sene nezaret ve dikkat altında ve yirmi senede telif ettiğim yüz yirmi risale ile bu kadar hakkımdaki tetkikat-ı amîka neticesinde cüz'î bir derece asayişi ihlâl etmiş bir emare, ne bende ve ne de o risaleleri okuyanlarda bulunmadığı halde ve yirmi vechile ispat ettiğim ve beni yakından tanıyan zatların şehadetiyle, on üç seneden beri şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçtığımı ve hükûmetin işine karışmadığımı ve tahammül-ü beşer fevkinde işkencelere tahammül edip dünyaya karışmadığım ve iman hizmetini bu dünyada en büyük maksat telakki ettiğim halde; "Said dini siyasete âlet edip asayişi ihlâle teşebbüse niyet ediyor." diye beni 163'üncü maddeye temas ettirmek, mahkûm etmek bütün rûy-i zemindeki adliye ve mahkemelerin haysiyetine ilişecek ve nazar-ı dikkati celbedecek hiç görülmemiş bir hâdise-i adliyedir kanaatindeyim.
İşte cihangir hükümdarların ve kahraman kumandanların küçük mahkemelerde diz çöküp kemal-i inkıyad ile mutavaat göstermeleri, mahkemenin hiçbir cihet ile zedelenmeyecek bir haysiyet ve şerefinin mevcudiyetini ispat eder. İşte mahkemelerin bu yüksek ve manevî haysiyetine dayanıp hukukumu hürriyetle müdafaa ediyorum.
Bir makale içindeki zararlı görülen dört beş kelime sansür edildikten sonra mütebâkisinin neşrine izin verilirken; yüz yirmi kitabın, birbirinden ayrı ve ayrı ayrı zamanlarda telif edildiği halde, yalnız bir iki
risalede şimdiki nazarlara zararlı tevehhüm edilen on beş kelime yüzünden, yüz on beş masum ve menfaattar ve mühim bir kısmı Ankara kütüphanesinde mevcud olup iftiharla kabul edilen kitapların ele geçenlerinin müsadere ile mahkûm edilmesi, rûy-i zemindeki adliyenin şerefine elbette ilişecek mahiyettedir. Elbette Mahkeme-i Temyiz bu haysiyet ve şerefi sıyanet eder.
En ziyade tenkit edilen ve umum kitaplarımı muahezeye sebebiyet veren beş on mesele içinde en mühimmi, gelecek bu iki meseledir:
لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ
âyetleridir. İşte benim ve kitaplarımın mahkûmiyeti, beş altı meseleden en birinci bu iki meseledir.
Ben hakiki, menfaatli medeniyete karşı değil belki kusurlu ve zararlı "mimsiz" tabir ettiğim medeniyete karşı otuz kırk seneden beri i'caz-ı Kur'an'ı esas tutup o medeniyetin muhalif noktalarını aşağı düşürüp medeniyetin aczi ile i'caz-ı Kur'an'ı ispat etmek esası üzerine matbu ve gayr-ı matbu Arapça ve Türkçe çok kitaplar yazdım. İrsiyet hakkındaki kanun-u medeninin, Kur'an'ın bu iki âyetine muhalif maddelerini vaktiyle muvazene etmişim. Onların muannid feylesoflarını da ilzam edecek deliller göstermişim. Hükûmet-i cumhuriyenin ilcaat-ı zamana göre kabul ettiği bir kısım kanun-u medeninin bir kısım maddelerini kabulden evvel, bu meseleleri medeniyete ve feylesoflara karşı yazmışım ve müdafaa etmişim. Kurûn-u ûlâ ve vustâdaki zayi olan kadınlık hukukunu, Kur'an-ı Hakîm gayet ehemmiyetle muhafaza ettiğini beyan etmişim.
Şimdi bu iki meseledeki beyanatım, hükûmet-i cumhuriyenin kanununa muhaliftir diye 163'üncü madde ile muaheze edildim. Ben de adliyenin en yüksek mahkemesine derim ki:
Bin üç yüz elli senede ve her asırda, üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakiki ve hakikatli bir düstur-u İlahînin üç yüz elli bin tefsirlerin tasdikine ve aynen hükümlerine istinaden ve bütün ecdadımızın ruhlarına hürmeten, i'caz-ı Kur'an'ı Avrupa mülhidlerine karşı göstermek için iki nass-ı âyeti, on beş sene evvel ve on sene evvel ve dokuz sene evvel üç kitabımda zikretmekliğim, beni şimdiki şerait dâhilinde ve ahval-i sıhhiyem noktasında yaşayamayacağım bir mahpusiyete mahkûm edip ve dolayısıyla, bir cihette âdeta idamıma
hükmeden ve yüz on beş risalemi bunun gibi bir iki mesele yüzünden mahkûm eden haksız bir kararı; elbette rûy-i zeminde adalet varsa bu kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.
En ziyade bizi gayet hayretle, nihayet bir meyusiyete düşüren şudur ki: Isparta'da habbeyi kubbe yapıp hiçbir hakikate istinad etmeyen evham ve ihbarata binaen hakkımda verdikleri karara karşı, mezhebimizde yalana hiçbir cihetle cevaz verilmediğinden, aleyhimde de olsa hak ve doğru söylemek mecburiyetiyle, yüz yirmi sahife kuvvetli ve mantıkî delillerle kendimi müdafaa ettiğim ve bu kanunla hiçbir cihetle temasım olmadığını ispat ettiğim halde; bu müdafaatımı ve ispatımı hiç nazara almayarak, telif tarihiyle istinsah tarihlerini, hattâ bir şahsa irsal eylediğim tarihleri dahi birbirine mağlata ile karıştırıp ve yirmi senelik işi, bir sene zarfında olmuş gibi görerek nakarat gibi Isparta'daki evhamlı kararı hem sorgu hâkimlerinin kararnamesinde hem makam-ı iddianın iddianamesinde hem bizi mahkûm eden mahkemenin son kararında aynen, haklı müdafaatımız nazara alınmadan tekrar edilmiş ve bizi mahkûm etmişlerdir. Ehl-i hak ve hakikati titreten bu haksızlığın bir an evvel ref'i ve Risale-i Nur'un masumiyetinin ilanını, şiddetle adliyenin en yüksek makamı olan mahkemeden beklerim.
Eğer pek haklı ve kuvvetli bu feryadımı –farz-ı muhal olarak– adliyenin yüksek makamı işitip dinlemezse şiddet-i meyusiyetimden diyeceğim:
Ey beni bu belaya sevk edip bu hâdiseyi icad eden mülhid zalimler! Madem ve herhalde manen ve maddeten beni idam etmeye niyet etmiştiniz; neden umum mazlumların ve bîçarelerin hukuklarını muhafaza eden adliyenin çok ehemmiyetli haysiyetini rahnedar edecek entrikalarla, dolaplarla adliyenin eliyle yürüdünüz? Doğrudan doğruya karşımda merdane çıkıp "Senin vücudunu bu dünyada istemiyoruz!" demeli idiniz.
Sorgu hâkimlerinin dört aya yakın bir zamanda –yüz on yedi adamın isticvabı ve tahkikatıyla– meşgul olduğu bir meseleyi, bir buçuk günde Ağır Ceza Mahkemesi gayet sathî bir nazarla bakıp onların içindeki noksan ve hataları görmeyerek ve bilhassa Akademi Heyeti muvacehesinde izah ve ispat edeceğimi iddia ettiğim Risale-i Nur'daki mühim keşfiyat-ı maneviyeye ait ilmî müdafaatım, esbab-ı mûcibe ile red ve cerh edilmeksizin, sathî bir nazarla hükümde isti'cal ettiklerinden, hakperest ve adalet-perver olmalarına, bu sathî nazar sebebiyle,
pek yanlış olan bu kararın isabet-i kanuniyesi olmadığından mûcib-i tetkik ve nakzdır.
Netice: Bu babda duruşma evrakının ve bilhassa müsadere edilen matbu ve gayr-ı matbu risalelerimin tetkik ve mütalaasından anlaşılacağı üzere, ilmî ve mantıkî ve kanunî bütün itirazat ve müdafaatım nazar-ı teemmüle alınmamış. Gerek Sorgu Hâkimliğince ve gerek mahkemece esbab-ı mûcibe gösterilmeksizin, delilsiz ve kanunsuz, indî mütalaalarla açıktan reddedilmiş ve bu sebeple, otuz senedir Avrupa feylesoflarına ve medeniyetin sefih kısmına karşı Türk-İslâm hukukunu müdafaa eden ve tılsım-ı kâinatın muammasını açan ve manevî keşfiyatı hâvi risalelerim müsadere olunduktan başka; ahval-i sıhhiyem noktasında tahammül edemeyeceğim cismanî ceza ile mahkûm edilmiş olduğumdan; gerek yukarıda serdedilen sebepler ve gerekse iddianameye karşı verdiğim itiraznamem ve son celse-i muhakemede esasa dair beş umdeyi hâvi tahrirî takdim ettiğim ikinci itiraznamem ve son müdafaatımda tafsilen izahata ve ilmî ve kanunî sebeplere ve inde't-tetkik tesadüf buyrulacak nevakıs-ı kanuniyeye binaen, pek açık ve sarîh bir surette mağduriyetimi istilzam eden bu hükm-ü mümeyyezenin nakzıyla, adaletin izharını heyetinizden beklerim.
وَ اُفَوِّضُ اَمْر۪ٓى اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ
der, tevekkül ile Cenab-ı Hakk'a iltica eylerim.
Sâbık yüz küsur sahifeden ibaret yedi safha müdafaatım müteaddid defa mahkemede okunmakla beraber müteaddid mahkemenin defterlerinde zapta geçmiş. Bu gelecek tashih lâyihası ise daha temyiz evrakımız gelmediğinden okunmamış ve zapta geçmemiştir elbette yakında o da zapta geçer.