Tarihçe-i Hayat · s. 34
O ZAMANKİ HAYATINA KISA BİR BAKIŞ
Evvela: Hükema-yı işrakiyyunun mesleklerine sülûk ederek zühd ve riyazete başladı. Hükema-yı işrakiyyun, tedric kanunu mûcibince vücudlarını riyazete alıştırmışlardı. O ise tedrice riayet etmeyerek birdenbire riyazete daldı. Gün geçtikçe vücudu tahammül etmeyerek zayıf düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ulema-yı işrakiyyunun "riyazetin küşayiş-i fikre hizmet ettiği" nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu.
Sâniyen: İmam-ı Gazalî Hazretlerinin İhyaü'l-Ulûm'unda tasavvuf nokta-i nazarında
دَعْ مَا يُر۪يبُكَ اِلٰى مَالَا يُر۪يبُكَ
kaidesine ittibaen, ekmeği bile bir zaman terk edip ot ile idareye koyuldu.
Sâlisen: Nadir konuşuyordu. Kürtlerin edib dâhîlerinden Molla Ahmed Hanî Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saadetine kapanır, bazen geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahali, Bediüzzaman'a: "Ahmed Hanî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur." diyordu. Bu hali, müşarün-ileyhin kerametine hamlederlerdi. O vakitlerde kendisi on üç on dört yaşlarında idi.
Sonra ulemadan mümtaz simalarla mülakat etmeye karar verdi ve Bağdat'a ziyaret kasdıyla hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi. Yolları takip etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdat'a gitmek niyetinde iken Bitlis'e geldi. Bitlis'te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanına giderek iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine kisve-i ilmiyeye girmesini teklif etti. Molla Said cevaben:
— Ben henüz sinn-i büluğa vâsıl olmadığımdan muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ve ben bir çocuk iken nasıl hoca olabilirim? Diyerek teklifini kabul etmemiştir.
Bundan sonra, Şirvan'daki biraderinin yanına gitti. Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhavere cereyan etti.
Molla Abdullah: Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?
Bediüzzaman: Ben seksen kitap okudum.
Molla Abdullah: Ne demek?
Bediüzzaman: İkmal-i nüsah ettim ve sıranıza dâhil olmayan birçok kitapları da okudum.
Molla Abdullah: Öyle ise seni imtihan edeyim.
Bediüzzaman: Hazırım, ne sorarsanız sorunuz!
Molla Abdullah, biraderini imtihan eder. Kifayet-i ilmiyesini takdir ile sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said'i kendisine üstad kabul etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başladı. Ve bi't-tabi, daha evvel okuttuğu kardeşini kendisine üstad yaptığını sezdirmiyordu. Nihayet talebeler, Molla Abdullah'ın Molla Said nezdinde ders okuduğunu kapıdan, anahtar deliğinden gizlice görünce taaccüb ederek sormuşlarsa da Molla Abdullah cevaben: "Nazar değmemek için ben ona ders veriyorum." demiş ve talebelerini aldatmıştı.
Molla Abdullah'ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt'e gelir. Orada bulunan Molla Fethullah Efendi'nin medresesine gider. Molla Fethullah, Molla Said'e:
— Geçen sene Süyûtî okuyordunuz, bu sene Molla Câmî'yi mi okuyorsunuz?
Bediüzzaman: Evet, Câmî'yi bitirdim.
Molla Fethullah hangi kitabı sordu ise "Bitirdim." cevabını alınca tahayyürde kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı, taaccüb etti ve dedi:
— Geçen sene deli idin, bu senede mi delisin?
Bediüzzaman: İnsan başkasına karşı kesr-i nefis için hakikati ketmedebilir. Fakat babadan daha muhterem olan üstadına karşı hakikat-i mahzdan başka bir şey söyleyemez. Emrederseniz söylediğim kitaplardan beni imtihan ediniz, der.
Molla Fethullah hangi kitaptan sordu ise cevabını güzelce verir.
Bunun üzerine bu muhavereyi dinleyen ve bir sene evvel Said'in
hocasının hocası bulunan Molla Ali-i Suran namındaki zat, kendilerinden ders almaya başladı.
Molla Fethullah: Pekâlâ, zekâda hârikasınız fakat hıfzınız nasıldır? Makamat-ı Harîriye'den birkaç satırını iki defa okumakla hıfzedebilir misiniz? Diyerek kitabı uzatır.
Molla Said alarak bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu.
Molla Fethullah: Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nadirdir, diyerek hayrette kaldı.
Bediüzzaman orada iken Cemu'l-Cevami' kitabını, günde bir iki saat iştigal etmek üzere bir haftada hıfzetti. Bunun üzerine Molla Fethullah şu kelâmı söyleyerek kitabın üzerine yazdı:
قَدْ جَمَعَ ف۪ى حِفْظِه۪ جَمْعُ الْجَوَامِعِ جَم۪يعَهُ ف۪ى جُمْعَةٍ
Bu hal Siirt'te şüyû' bulmuş ve Molla Fethullah, ulemaya:
— Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi. Her ne sual ettimse bilâ-tevakkuf cevap verdi. Bu yaşta zekâsına ve ilmine ve fazlına hayran kaldım, diyerek pek çok medheder. Bunun üzerine ulema bir yerde toplanarak Bediüzzaman'ı davet ederler. Bediüzzaman intihab ettikleri bütün suallerine bilâ-tereddüt cevap verirken Molla Fethullah'ın yüzüne bakıyordu. Sanki kitaba bakıyor gibi kendilerinden okuyarak cevap veriyordu. Bunu gören ulema, Bediüzzaman'ın hârikulâde bir genç olduğuna hükmedip faziletini takdir ve sena ettiler. Bu hal etrafta işitilir. Ahali, kendisine veliyyullah derecesinde ihtiram eder ve o nazarla bakarlar.
Bu vaziyet, ikinci derecede bulunan birtakım âlim ve talebelerin rekabetlerini arttırdı. Genç, tecrübesiz talebelerden bir kısmı, ilmen mağlup edemedikleri Bediüzzaman'ı kavga yoluyla iskât etmek teşebbüsünde bulunmuşlarsa da meseleden haberdar olan Siirt ahalisi, kendisini kurtarmak için gelmişler. Ahali nazarında büyük mevkii olduğu için derhal muarızların ellerinden kurtarılmış ve bir odaya bırakılmış ise de Bediüzzaman, mesleklerine olan fevkalâde muhabbetinden, muarızları bulunan talebe ve ehl-i ilmin cahillere hedef olmamasını temin için kendisi odadan çıkıp muarızları tarafından telef edilse bile ehl-i ilmin işine cahillerin karışmamasını müdafaa eder. Bu ihtilafı kaldırmak maksadıyla herhangi bir talebeye:
— Beni öldürünüz, ilmin haysiyetini muhafaza ediniz, diyerek yüzünü çevirmiş ise de hiçbir talebe kendisine hücum etmemiş ve nihayet ihtilaf bertaraf edilmiştir. Siirt Mutasarrıfı, kendisini muhafaza etmek üzere yanına çağırdığı ve o talebeleri nefyedeceği haberini tebliğ etmeye gönderdiği jandarmaya karşı Bediüzzaman:
— Biz talebeyiz, birbirimizle dövüşürüz, barışırız. Binaenaleyh mesleğimiz haricinde bulunan birisinin bize karışması muvafık olmadığından gelemeyeceğim ve hata da benimdir. Cevabında bulunarak jandarmaları reddetmiştir.
Bu esnada on beş on altı yaşlarında bulunuyordu. Lâkin kuvve-i bedeniyece pek çevik ve metindi. "Saidü'l-Meşhur" lakabıyla yâd ediliyordu. Siirt'te kendisiyle mücadele etmek isteyen bütün arkadaşlarına karşı hazır bulunduğu ve aynı zamanda sorulacak bütün suallere cevap vereceğini, kimseye sual sormayacağını ilan etti.
Sonra tekrar Bitlis'e geldi. Bitlis'te bir iki şeyh hanedanının, âlim ve talebelerin arasında geçimsizlik olduğunu işitir. Fesadı netice veren sözlerin bilhassa gıybetin İslâmiyet'e yakışmadığını onlara ihtar edince Molla Said'i, Şeyh Emin Efendi'ye şikâyet ederler. Şeyh Emin ise:
— Henüz çocuk olduğundan kabil-i hitap değildir, der.
Bu söz Molla Said'e tebliğ edildiği anda, zaten bu gibi sözlere fıtraten tahammülsüz olduğundan Şeyh Emin Efendi'nin huzuruna çıkarak elini öper ve:
— Efendim, beni imtihan ediniz; kabil-i hitap olduğumu ispat etmek isterim, der.
Şeyh Emin Efendi mütenevvi ilimlerden ve en müşkül meselelerden on altı sual tertip ederek sorar. Molla Said, suallerin umumuna cevap verdikten sonra, Kureyş Camii'ne gider, ahaliye vaaz ve nasihat etmeye başlar. Bunun üzerine Bitlis ahalisinin bir kısmı Molla Said'e, bir kısmı da Şeyh Emin Efendi'ye yardım etmek isterler. Bundan dolayı vali, büyük bir vukuata meydan vermemek için Bediüzzaman'ı nefyeder.
Bu defa da Şirvan'a gider. Zaten infirad eden böyle zatların muarızları pek çok bulunur. Bilhassa mücadele-i ilmiyede mağlup düşenlerden bazı zâhir hocalar, Molla Said'i ahali nazarında küçük düşürmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Her hususatını tecessüs ettirirlerdi. Bir gün nasılsa kazaen sabah namazını geçirmiş. Buna vâkıf olan
hasımları "Molla Said, namazı terk etmiştir." diyerek ahali arasında işaada bulundular. Molla Said'den soruldu ki:
— Niçin herkes bunu böyle söylüyor?
Molla Said:
— Evet, esassız bir şey âlemin içinde çabuk yayılmaz. Hata bendedir. Onun için iki cezaya uğradım: Birisi Allah'ın itabı, diğeri nâsın ta'rizi. Bunun esas sebebi ise geceleyin âdet edindiğim vird-i şerifi terk ettiğimdir. İşte âlemin ruhu bu hakikate temas etmişse de tamamını kavrayamayarak ismini bilemeyip şu vechile hatayı isimlendirmişler, cevabını verir.
Şirvan'da bulunduğu sırada Siirt civarından birisi gelerek:
— Aman efendim, Siirt'e bir çocuk gelmiş, kendisi on dört on beş yaşında, umum ulemayı ilzam etti. Şunu ilzam etmek için sizi davete geldim, der.
Molla Said de şu davete icabet ederek Siirt'e gitmek için hazırlanır. Yola düşerler, iki saat gittikten sonra, o küçük hocanın evsaf ve kıyafetini sorar. O adam:
— Efendim, ismini bilmiyorum fakat ilk gelişte derviş kıyafetinde olup omuzunda bir posteki vardı. Bilâhare talebe kıyafetine girdi ve umum ulemayı ilzam etti.
Bunu dinlediğinde, kendisinden bahsettiğini ve bir sene evvelki kendi vukuatının şimdi civar köylerde şüyû' bulduğunu anlayarak geriye döner, davete icabet etmez.
Bilâhare Siirt'e bağlı Tillo kasabasına gitti. Meşhur bir türbeye kapandı. Orada hârika olarak Kamus-u Okyanus'u Babü's-Sin'e kadar hıfzetti. Ne fikre binaen kamusu hıfzettiği sorulduğunda:
— Kamus her kelimenin kaç manaya geldiğini yazıyor. Ben de bunun aksine olarak her manaya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kamus vücuda getirmek merakına düştüm, cevabında bulundu. Mezkûr türbeye kapandığı vakit küçük biraderi Mehmed, yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri kubbenin etrafında bulunan karıncalara vererek kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak kanaat ediyordu.
— Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun, denildiğinde:
— Bunlarda hayat-ı içtimaiyeye mâlikiyet ve fevkalâde vazife-şinaslık ve çalışma bulunduğunu müşahede ettiğim için cumhuriyet-perverliklerine mükâfaten kendilerine muavenet etmek istiyorum, cevabında bulunmuştur.(Hâşiye)
Tillo'da iken bir gece Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (ks) Hazretlerini rüyasında görür. Geylanî Hazretleri (ks) kendisine hitaben:
— Molla Said! Mîran aşireti reisi Mustafa Paşa'ya gidiniz ve kendisini tarîk-i hidayete davet ediniz. Yaptığı zulümden vazgeçerek namaza ve emr-i marufa müdavim olmasını tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz.
Molla Said, bu rüyayı görür görmez, hemen tedarikini yaparak Mîran aşiretine doğru Tillo'dan hareket eder, doğruca Mustafa Paşa'nın çadırına girer. Paşa orada bulunmadığından biraz istirahat eder. Sonra Mustafa Paşa içeri girer. Orada hazır olanların hepsi kıyam ettikleri halde Molla Said yerinden bile kımıldanmaz. Paşa'nın nazar-ı dikkatini celbedince aşiret binbaşılarından Fettah Bey'den kim olduğunu sorar. Fettah Bey, meşhur Molla Said olduğunu bildirir. Halbuki Paşa, ulemadan hiç hoşlanmazdı. Şüphesiz bunun üzerine daha fazla kızmış ise de izhar etmemişti. Molla Said'e ne için buraya geldiğini sorunca, Molla Said cevaben:
— Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terk edip namazını kılacaksın veyahut seni öldüreceğim, demesinden Paşa hiddetlenerek dışarı çıkar. Biraz dolaştıktan sonra yine çadıra girer ve Molla Said'e ne için geldiğini tekrar sorar. Molla Said:
— Sana söyledim ya, onun için geldim, der. Mustafa Paşa çadırın direğinde asılı bulunan Said'in kılıncına işaret ederek:
— Bu pis kılınçla mı?
Bediüzzaman:
— Kılınç kesmez, el keser, cevabında bulunur.
Mustafa Paşa tekrar dışarıya çıkarak biraz gezindikten sonra içeriye girer. Bediüzzaman'a:
— Benim Cezire'de çok âlimlerim var; eğer hepsini ilzam edebilirsen senin dediğini yaparım, eğer ilzam edemezsen seni Fırat Nehri'ne atarım.
Molla Said:
— Bütün ulemayı ilzam etmek benim haddim olmadığı gibi beni de nehre atmak senin haddin değildir. Fakat ulemaya cevap verince sizden bir şey isterim ki o da mavzer tüfeğidir. Şayet sözünde durmazsan seni onunla öldüreceğim, der.
Bu muhavereden sonra Paşa ile birlikte atlarla Cezire'ye giderler. Yolda Paşa kat'iyen Molla Said'le konuşmaz. Bani Hanı dedikleri mevkiye gelince yorgunluğundan Molla Said orada biraz yatar; uykudan uyanır uyanmaz etrafında bütün Cezire âlimlerinin, kitapları ellerinde beklediklerini görür. Biraz görüştükten sonra çay ikram edilir. Cezire âlimleri Molla Said'in şöhretini işittikleri için mebhut ve hayran bir vaziyette çaylarını bile unutarak Molla Said'in sualine intizar etmekte idiler. Molla Said ise kendi çayını içtikten sonra dalgın dalgın karşısında bulunan bir iki âlimin çayını da içer, onlar fark edemezler. Mustafa Paşa, hocalara hitaben:
— Ben okumuş değilim fakat Molla Said ile mücadelenizde mağlup olacağınızı şimdi anlıyorum. Zira bakıyorum ki siz düşünmekten çaylarınızı unuttuğunuz halde, Molla Said kendi çayını içtikten başka iki üç bardak da sizin çayınızı içti.
Bunun üzerine, biraz latîfe ettikten sonra Molla Said bu âlimlere karşı:
— Efendiler! Bendeniz vaad etmişim, hiç kimseye sual sormam. Binaenaleyh suallerinize muntazırım, der.
Bu hocalar kırk kadar sual sorarlar. Umumuna cevap verdikten sonra, her nasılsa Molla Said bir sualin cevabını yanlış söylediği halde karşısındakiler doğru telakki ederek tasdik etmişlerdi. Meclis dağılınca Molla Said hatırlar, hemen arkalarından koşarak:
— Affedersiniz, bir sualin cevabını yanlış söylediğim halde farkına varmadınız, diyerek cevabını tashih eder.
Hocalar dediler:
— İşte şimdi hakkıyla bizi tam ilzam ettiniz!
Sonra o hocalardan bir kısmı Molla Said'den ders almaya gelirler.
Bundan sonra Mustafa Paşa, ahdettiği mavzer tüfeğini hediye eder ve namaz kılmaya başlar.
Molla Said, ilimdeki emsalsiz, hârika istidadı derecesinde vücudca da gayet idmanlı ve kuvvetli idi. Güreş tutmaktan pek hoşlanırdı. Medreselerde bulunan umum talebelerle güreşirdi. Hiçbirisi güreşte bile onu mağlup edemezdi.
Mustafa Paşa ile bir gün at yarışına çıkarlar. Fakat kasdî olarak Mustafa Paşa gayet serkeş ve talimsiz ve hiç binilmemiş bir at hazırlanmasını emreder. Molla Said'e binmek için verir. (Allahu a'lem attan düşüp ölmesini istemiş.) On altı yaşında bulunan Molla Said, serkeş atı biraz dolaştırdıktan sonra koşturmayı arzu eder. At, onun verdiği istikametten çıkarak başka bir istikamete doğru koşar. Var kuvvetiyle durdurmak ister ise de muvaffak olamaz. Nihayet çocukların bulunduğu yere gider. Cezire ağalarından birisinin oğlu yol üstünde iken hayvan iki ayağını kaldırıp çocuğun omuzları arasına vurunca çocuk yere düşerek hayvanın ayakları altında çırpınmaya başlar. Nihayet etraftan imdada ulaşırlar. Çocuğu hareketsiz, ölü suretinde görünce Molla Said'i öldürmek isterler. Ağanın hizmetçileri hançerlerini çekince, Molla Said hemen rovelverine el atar ve adamlara hitaben:
— Hakikate bakılırsa çocuğu Allah öldürmüş, zâhire bakılırsa at öldürmüş, sebebe bakılırsa Kel Mustafa öldürmüş çünkü bu atı bana o verdi. Durunuz, ben gelip çocuğa bakayım, ölmüş ise sonra muharebe edelim, diyerek attan inerek çocuğu kucaklar. Çocukta hareket görmeyince soğuk suyun içine batırıp çıkarır. Çocuk gülerek gözünü açar. Bunun üzerine bütün ahali mütehayyir kalırlar.
Bu acib vak'a üzerine bir müddet Cezire'de kaldıktan sonra talebesi Molla Salih ile bedevî Arapların meskeni olan Biro'ya giderler. Orada biraz kalınca tekrar Mustafa Paşa'nın eskisi gibi zulme başladığını işitir, yanına gider ve ona nasihat eder, tehdit eder. Bir gün bir münakaşa arasında Mustafa Paşa'ya:
— Yine mi zulme başladın, seni Hak namına öldüreceğim, tehdidinde bulunur. Paşa'nın kâtibi ortaya atılır.
O sırada Molla Said, Mustafa Paşa'yı zulmünden dolayı çok tahkir eder.
Paşa bu tahkire tahammül edemeyerek, öldürmek için üzerine hücum eder fakat Mîran ağaları zapt ederler. Nihayet Mustafa Paşa'nın oğlu Abdülkerim, Molla Said'e yaklaşarak:
— Onun akidesi yanlıştır; rica ederim, şimdilik buradan başka yere teşrif ediniz, der.
Abdülkerim'in sözünü kırmaz, yalnız olarak bedevîlerin meskeni olan Biro Çölü'ne doğru hareket eder. Yolda bedevî eşkıyalarına tesadüf eder. Bedevîlerin silahları mızrak ve Molla Said'in silahı mavzer olduğundan eşkıyalara doğru kurşun atmaya başlar, eşkıyalar çekilirler. Yoluna devam ederken ikinci çeteye tesadüf eder. Bu defa eşkıyalar çok olduğundan etrafını çevirirler. Kendisini öldürecekleri sırada içlerinden birisi tanıyarak:
— Ben bunu Mîran aşiretinin içinde gördüm. Bu meşhur bir adamdır, deyince derhal bedevîler çekilerek kusurlarının af buyrulmasını dilerler. Ve korkulu olan yerlerde kendilerine muhafızlık yapmak istemişlerse de Molla Said reddedip yalnız olarak yoluna devam eder.
Birkaç gün sonra Mardin'e gelir. Mardin uleması muarazaya kalkışırlarsa da muvaffak olamazlar, evlatları yaşında olan genç Said'de hârika bir şekildeki ilmî kudreti görünce kendilerine üstad kabul ederler.
Bu esnada, Mardin'e gelen iki talebeye tesadüf etti. Bunlardan birisi, Cemaleddin-i Efganî'ye mensup olup diğeri, tarîkat-ı Sünûsiyeden idi. Bunlar vasıtasıyla hem Cemaleddin-i Efganî'nin mesleğine hem de tarîk-i Sünûsîye aşinalık peyda etti.
Molla Said çok genç yaşta iken siyasî hayata atılır, vatan ve millete hizmete başlar. İlk hayat-ı siyasiyesi Mardin'de başlamıştır. Bunun üzerine bir mutasarrıfın pençe-i kahrıyla elleri bağlı, muhafız nezaretinde Bitlis'e nefyedildi. Jandarmalarla yolda giderken namaz vakti gelir. Namaz kılmak için kayıtların açılmasını jandarmalara ihtar eder. Jandarmalar kabul etmeyince demir kayıtları bir mendil gibi açarak önlerine atar. Jandarmalar, bu hali keramet addedip hayretler içinde kalırlar. Teslimiyetle, rica ve istirham ile:
— Biz şimdiye kadar muhafızınız idik, bundan sonra hizmetçiniziz, derler.(*)
Bitlis'te iken bir gün kendilerine Vali ile bir kısım memurların içki içtikleri ihbar olununca hiddetlenerek:
— Bitlis gibi dindar bir memlekette hükûmeti temsil eden bir zatın irtikâb ettiği bu muameleyi kabul edemem, diyerek içki meclisine gider. Evvela içki hakkında bir hadîs-i şerif okuduktan sonra pek acı sözler söyler, valinin vurdurmak için işaret etmesi ihtimaline binaen de bir elini rovelverinin bulunduğu yerde tutar. Fakat vali fevkalâde mütehammil ve hamiyetli bir zat olduğundan kat'iyen ses çıkarmaz. Oradan ayrılınca valinin yaveri genç Said'e:
— Ne yaptınız? Söyledikleriniz, idamınızı mûcibdir, der.
Genç Said:
— İdam hayalime gelmedi, hapis ve nefiy zannederdim. Her ne ise bir münkeri def'etmek için ölürsem ne zararı var, cevabında bulunur.
Oradan avdetinden bir iki saat sonra, iki polis vasıtasıyla vali kendisini istetir. Valinin odasına girerken Vali, hürmet ve tazimle genç Said'i karşılayarak, elini öpmek ister. İltifatla yer göstererek:
— Herkesin bir üstadı vardır. Sen de benim üstadımsın, der.
Genç Said fıtraten, bir kanun altında yaşamayı ve harekâtının tahdid olunmasını sevmez. Her halinde, her hareketinde gayet serbest olmasını arzu eder ve daima "Ben, hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfî kanunla tahdid ettirmem." derdi. Bunun içindir ki ilk İstanbul'a teşriflerinde yine her kayıttan uzak kalmakta ısrar etmiş ve hayatının bütün safhalarında bu vaziyet müşahede edilmiştir.
Ondaki bu serbestiyet ve hürriyet aşkı, hayatının yarısından sonra Avrupa'dan gelen müthiş bir dalalet ve zındıka taarruzuna karşı koymayı ve felsefe-i tabiiyeden doğan dehşetli bir istibdad-ı mutlakın
hilaf-ı Kur'an prensiplerine boyun eğmemeyi, onlara itaat etmemeyi ve hakiki hürriyet-i meşrua olan İslâmî hürriyet ve medeniyete çalışmayı netice vermiştir.
Molla Said, Bitlis'te iken on beş on altı yaşlarında idi. Henüz sinn-i büluğa vâsıl olmuştu. O zamana kadar bütün malûmatı sünuhat kabîlinden olduğu için uzun uzadıya mütalaaya lüzum görmezdi. Fakat o zaman sinn-i büluğa vâsıl olduğundan mı veyahut siyasete karıştığından mı her nedense eski sünuhat yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Bunun üzerine her türlü fenne ait eserleri tetkike koyuldu. Bilhassa din-i İslâm'a vârid olan şek ve şüpheleri reddetmek için Metali ve Mevakıf nam eserler ile ulûm-u âliye (اٰلِيَه) –sarf, nahiv, mantık vesaire– ve âliyeye (عَالِيَه) –tefsir ve ilm-i kelâma– dair kırk kadar kitabı iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ her gün okumak şartıyla, hıfzettiği kitapların üç ayda bir kere devrine muvaffak oluyordu. Molla Said'in iki mutezad hali vardı:
Birincisi: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki her ne eline alırsa onu anlamaması mümkün değildi.
İkincisi: Fikrinin münkabız bulunduğu vakitler ki mütalaa değil, konuşmaktan bile hoşlanmazdı.
Molla Said günde bir iki cüz okumak suretiyle Kur'an'ı hıfza başladı. Her gün iki cüz ezber etmekle, Kur'an'ın mühim bir kısmını hıfzına aldı fakat iki sünuhat ile tekmili müyesser olmadı:
Birincisi, Kur'an'ın çok süratle okunması bir hürmetsizlik olmasın diye; ikincisi, Kur'an hakaikinin hıfzının daha ziyade lüzumu var diye kalbine gelmiş. Onun için Kur'an hakaikinin anahtarı olacak ve şübehata karşı muhafaza ve mukabele edecek hikmet ve fünun-u İslâmiyeye dair kırk risaleyi iki senede hıfzına aldı. Her gün bir parça ezberden okumak suretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu.
Mirkat ismindeki kitabı, hâşiye ve şerh olmaksızın hıfzetmeye başladı. Bilâhare eline geçen mezkûr kitabın hâşiye ve şerhi ile kendi nokta-i nazarını karşılaştırmış, bütün meseleler muvafık olup ancak üç kelime tevafuk etmemiş. Bu tevcihleri de ulemanın tahsinine mazhar olarak kabul edilmiştir.
Bir gün Bitlis meşayihinden Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerinin
kendilerine beddua ettiğini birisi yalandan söyler. Bunun üzerine müşarün-ileyhi ziyarete gider. Şeyh Hazretleri Molla Said'e iltifat eder, teberrüken bir ders verir. İşte Molla Said'in en son aldığı ders bu olmuştur.
Bir gece Molla Said, rüyasında Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerini görür. Kendisine hitaben:
— Molla Said! Gel beni ziyaret et, gideceğim, demesi üzerine hemen gider; ziyaret eder. Ve şeyhin uçup gittiğini görünce uyanır. Saate bakar, saat gecenin yedisidir. Tekrar yatar. Sabahleyin Şeyh'in hanesinden matem seslerinin yükseldiğini işitir, oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin gece saat yedide vefat ettiğini haber alır.
اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اٰم۪ينَ
Mahzun olarak geriye döner.
Molla Said Şark'ın büyük ulema ve meşayihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tağî, Şeyh Fehim ve Şeyh Muhammed Küfrevî gibi zevat-ı âliyenin her birisinden ilim ve irfan hususunda ayrı ayrı derslere nâil olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ulemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardı.
Van'da maruf ulema bulunmadığından Hasan Paşa'nın daveti üzerine Molla Said Van'a gitti. Van'da on beş sene kalarak aşâirin irşadı için aralarında seyahatle tedris ve tederrüs vazifesiyle hayat geçirdi. Van'da bulunduğu müddet, Vali ve memurîn ile ihtilat ederek, bu asırda yalnız eski tarzdaki ilm-i kelâmın İslâm dini hakkındaki şek ve şüphelerin reddine kâfi olmadığına kanaat hasıl etmiş ve fünunun tahsiline lüzum görmüştür.(Hâşiye)
Bu kanaati hasıl ettiği o zamanda, ulûm-u müsbete denilen bütün fenleri tetebbua başlayarak pek kısa bir zamanda tarih, coğrafya, riyaziyat, jeoloji, fizik, kimya, astronomi, felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütalaası sayesinde hakkıyla anlamıştır.
Mesela bir coğrafya muallimini, mübahaseye girişmeden evvel, yirmi dört saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek suretiyle, ertesi gün Van Valisi merhum Tahir Paşa'nın konağında onu ilzam eder. Ve yine aynı surette bir muaraza neticesinde beş gün zarfında kimya-yı gayr-ı uzvîyi (inorganik kimya) elde ederek, kimya muallimiyle muarazaya girişir ve onu da ilzam eder.
İşte pek genç yaşındaki mezkûr hârikulâdeliklere ve bahr-i umman halinde bir ilme mâlikiyetine şahit olan ehl-i ilim, Molla Said'e "Bediüzzaman" lakabını vermiştir. Bediüzzaman Van'da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve mütalaalar ve ilmî ve dinî tedris usûllerini görmek ile ve zamanın ihtiyac-ı zarurîlerini nazar-ı itibara almakla kendisine mahsus bir usûl-ü tedris icad eder. Bu da hakaik-i diniyeyi asrın fehmine uygun en yeni izah ve beyan tarzlarıyla ispat etmek suretiyle talebelerini tenvir etmektir.
Molla Said Van'da bulunduğu zamanlarda, bazı hususlarda o havalinin ulemasına muhalif bulunuyordu.(Hâşiye) Bu hususlar şunlardır:
1- Kat'iyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaş bile kabul etmemek. Evet, hayatta hiçbir maddî mülkiyeti olmayıp fakir ve kimsesiz ve daimî nefiy ve hapislerle çok sıkıntılı ve dehşetli musibetler içerisinde yaşadığı halde, kimseden para ve mukabelesiz hediye almadığı, bilmüşahede görülmüştür.
2- Hiçbir âlimden sual sormamak. Yirmi sene zarfında, daima ancak sorulanlara cevap vermişti. Bu hususta kendileri derlerdi ki: "Ben ulemanın ilmini inkâr etmem binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmimden şüphe edenler varsa sorsunlar, onlara cevap vereyim."
3- Yanında bulunan talebelerini aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan men'etmek. Onları da yalnız rıza-yı İlahî için çalıştırırdı. Hattâ çok zamanlar, talebelerini kendi iaşe ederdi.
4- Daima mücerred kalmak ve dünyada hiçbir şeyle alâka peyda etmemek. Bunun içindir ki: "Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim." demiştir. Bu halin sebebi sorulunca "Bir zaman gelecek, herkes benim halime gıpta edecektir. Sâniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor, dünyaya ancak bir misafirhane nazarıyla bakıyorum." derdi.
Van'da bulunduğu vakit, merhum Vali Tahir Paşa, Avrupa kitaplarını tetebbu ederek kendisine sualler tertip edip sorardı. Bunların hiçbirisini görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmaya başladığı halde, cevabında tereddüt etmezdi. Bir gün kitapları görür ve Tahir Paşa'nın bunlardan sual tertip ettiğini anlayarak az bir zamanda kitapların muhtevasını elde eder.
O zamanda en büyük gaye ve düşüncesi, Mısır'daki Camiü'l-Ezhere mukabil Bitlis ve Van'da "Medresetü'z-Zehra" isminde bir dârülfünun vücuda getirmekti. Bu teşebbüsünü kuvveden fiile çıkarmak niyetinde olup bunu tasarlıyordu.
Van'da yaz zamanlarını, Başit ve Beytüşşebab namındaki yaylalarda geçiriyordu. Bir gün Tahir Paşa'ya, mezkûr dağların başında temmuzda bile buz bulunduğunu söyler. Tahir Paşa itiraz eder ve "Temmuzda kat'iyen oralarda buz bulunmaz." iddiasında bulunur. Yaylada iken bir gün bunu hatırlayarak Tahir Paşa'ya yazdığı ilk Türkçe mektubunda der:
— Ey Paşa! Başit başında buz tuttu. Görmediğin şeyi inkâr etme. Her şey senin malûmatında münhasır değildir, vesselâm.
Molla Said, aşiretler arasında olan herhangi bir geçimsizliği işitince hemen müdahale ederek irşad yoluyla her iki tarafı da derhal barıştırırdı. Hattâ hükûmetin bile barıştırmaktan âciz kaldığı Şeker Ağa ile Mîran Reisi Mustafa Paşa'yı barıştırdı. Ve Mustafa Paşa'ya:
— Daha tövbe etmedin mi, diye sorunca, Mustafa Paşa da cevaben:
— Seyda! Ne söylerseniz sözünüzden çıkmam, demiştir.
Mustafa Paşa, at ile para teberru etmek ister. Bediüzzaman reddederek:
— Şimdiye kadar kimseden para almadığımı işitmediniz mi? Bâhusus sizin gibi zalimden nasıl para alırım? Ve siz galiba tövbenizi bozdunuz, şu takdirde Cezire'ye ulaşamazsınız, demiştir.
Ve hakikaten Cezire'ye yetişmeden yolda öldüğünü haber alır.
Bediüzzaman, riyaziyede hârikulâde bir sürat-i intikale mâlik idi. Herhangi bir müşkül meseleyi, zihnen hemen hallederdi. Hattâ cebir mukabele ilminde bir risale telif etmişti. Tahir Paşa nezdinde hesap meseleleri münakaşa mevzuu olduğunda hesaba dair hangi mesele bahsedilse başkaları ve en mahir kâtipler neticeyi bulamadan, Molla Said
zihnen çıkarıyordu. Çok defalar böyle yarışlara girişir ve umumunda daima birinci gelirdi. Bir defasında şöyle bir sual sordular:
— On beş müslim, on beş gayr-ı müslim farz edilerek birbiri ardına dizilince bunlara yapılacak her kurada gayr-ı müslime isabet etmesi matlubdur. Nasıl taksim edilir?
Bu suale cevaben:
— Bunların yüz yirmi dört vaziyet-i muhtemelesi vardır, diyerek yapar.
Hem de der:
— Bundan daha müşkülünü de kendim icad ederim. İki bin beş yüz vaziyet-i muhtemeleye göre yaparım.
İki saat zarfında yüz adamdan elli adet gayr-ı müslimi o vaziyette taksim eder ki daima kurayı gayr-ı müslime düşürür. Ve hattâ beş yüz gayr-ı müslim olmakla iki yüz elli bin vaziyet-i muhtemele üzerine bir mesele çıkarttı ve Tahir Paşa'ya göstererek bir risale şeklinde yazdı(Hâşiye).
Bediüzzaman Van'da bulunduğu zamanlarda, Vali Tahir Paşa ile bazı gazetelerden havadis okurdu. Bilhassa İslâmiyet'i alâkadar eden hususlara dikkat ederdi. Van'daki ikameti esnasında, âlem-i İslâm'ın vaziyetini bir derece öğrenmiş bulunuyordu. Bir gün Tahir Paşa bir gazetede şu müthiş haberi ona göstermişti. Haber şu idi:
İngiliz Meclis-i Mebusanında Müstemlekat Nâzırı, elinde Kur'an-ı Kerîm'i göstererek söylediği bir nutukta:
"Bu Kur'an, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'an'ı onların elinden kaldırmalıyız yahut Müslümanları Kur'an'dan soğutmalıyız." diye hitabede bulunmuş.
İşte bu müthiş haber, onda tarifin fevkinde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letaifi uyanık ve ilim, irfan, ihlas, cesaret ve şecaat gibi hârika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman'ın, bu havadis üzerine:"Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat
edeceğim ve göstereceğim!" diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu sâikle çalışır.(Hâşiye)
Bediüzzaman Şarkî Anadolu'da "Medresetü'z-Zehra" namında bir dârülfünun açmak, ya Van'da veyahut da Diyarbakır'da dârülfünun derecesinde bir medrese tesisine çalışmak için İstanbul'a geldi. İstanbul'a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti: "Şark'ın yalçın kayalıklarından bir ateşpare-i zekâ, İstanbul âfakında tulû etti."
İstanbul'a gelmeden evvel bir gün Tahir Paşa:
— Şark ulemasını ilzam ediyorsun fakat İstanbul'a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin, demişti.
İstanbul'a gelir gelmez ulemayı münazaraya davet etti. Bunun üzerine İstanbul'daki meşhur âlimler grup grup ziyarete gelip sualler soruyorlar ve o, hepsinin de cevaplarını sahih olarak veriyordu. Bundan maksadı, Şarkî Anadolu'daki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celbetmekti. Yoksa Molla Said, kat'iyen hodfüruşluğu sevmezdi. Her türlü gösteriş ve âlâyişten müberra olarak hareket ederdi. İlim, cesaret, hâfıza ve zekâ itibarıyla pek hârika idi. Aynı derecede belki daha ziyade olarak hâlis ve muhlis idi. Tasannu ve tekellüften kat'iyen hoşlanmazdı. İstanbul'daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: "Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir fakat sual sorulmaz."(Hâşiye)
İstanbul'da grup grup gelen ulemanın suallerini cevaplandırıyordu. Genç yaşında böyle bilâ-istisna bütün suallere cevap vermesi ve gayet mukni ve beliğ ifade ve hârika hal ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevk ediyordu. Ve "Bediüzzaman" unvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zatı, bir "nadire-i hilkat" olarak tavsif ediyorlardı.
Hattâ bu zamanlarda Mısır Camiü'l-Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahît Efendi İstanbul'a bir seyahat için geldiğinde; Kürdistan'ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbul'da bulunan
Bediüzzaman Said Nursî'yi ilzam edemeyen İstanbul uleması, Şeyh Bahît'ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahît de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Camii'nden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telakki eden Şeyh Bahît Efendi, yanında ulema hazır bulunduğu halde Bediüzzaman'a hitaben:
مَا تَقُولُ ف۪ى حَقِّ الْاَوْرُوبَائِيَّةِ وَ الْعُثْمَانِيَّةِ
Yani "Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?" der.
Şeyh Bahît Efendi'nin bu sualden maksadı, Bediüzzaman'ın şek olmayan bir bahr-i umman gibi ilmini ve ateşpare-i zekâsını tecrübe etmek değil belki zaman-ı istikbale ait şiddet-i ihatasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman'ın verdiği cevap şu oldu:
اِنَّ الْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا
وَاِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِالْاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا
Yani "Avrupa, bir İslâm Devleti'ne hamiledir, günün birinde onu doğuracak. Osmanlılar da Avrupa ile hamiledir, o da onu doğuracak."
Bu cevaba karşı Şeyh Bahît Hazretleri:
— Bu gençle münazara edilmez. Ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğane bir tarzda ifade etmek ancak Bediüzzaman'a hastır,(*) demiştir.
Bediüzzaman'ın İstanbul'da hayatı, bir derece siyasîdir. Siyaset yoluyla İslâmiyet'e hizmet edilecek diye kanaat besliyordu. Siyasî hayata karışması, İslâmiyet'e hizmet aşkının bir neticesi idi. Daima hürriyet taraftarı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı Jön Türklere daima muhalefette bulunarak:
s. 39 (Hâşiye) 1935'te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde "Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?" sualine cevaben: — Eskişehir Mahkeme Reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden benim dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki Tarihçe-i Hayat'ım ispat eder, diyerek yukarıda zikredilen "Karınca Hâdisesini" anlatır ve şöyle der: — Hulefa-yı Raşidîn her biri hem halife hem reisicumhur idi. Sıddık-ı Ekber, Aşere-i Mübeşşere'ye ve sahabe-i kirama elbette reisicumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.
s. 43 (*) Bir gün Bediüzzaman'a soruldu: Kaydı nasıl açtın? Dedi: Ben de bilmem. Fakat olsa olsa namazın kerametidir.
s. 45 (Hâşiye) Bediüzzaman'ın çok genç yaşındaki bu vukufiyeti, onun istikbaldeki çok muazzam hizmet-i Kur'aniye ve İslâmiyesi için hazırlanmasını temin etmiştir. Bu kanaatini o zaman izhar ettiğinden otuz kırk sene sonra, ilm-i kelâmda bir teceddüd yapan Risale-i Nur Külliyatı'nın telifine Cenab-ı Hak muvaffak eylemiştir.
s. 46 (Hâşiye) Aynı vaziyet, seksen senelik hayatında da devam etmiştir.
s. 48 (Hâşiye) Maatteessüf o risale Van'da bir yangında yanmıştır.
s. 49 (Hâşiye) Said Nursî, altmış beş sene evvel Van'da Vali Tahir Paşa'nın yanında iken okuduğu bir gazetede, İngiliz Müstemlekat Nâzırı'nın İngiliz Meclis-i Mebusanında elinde Kur'an'ı göstererek "Bu Kur'an, Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur'an'dan soğutmalıyız." sözü üzerine, ruhunda bir feveran ve nihayetsiz bir gayret uyanır. Kur'an'ın bir mu'cize olduğunu ispat ederek her tarafa neşretmek ve kâfirleri tam susturmak ister, buna kat'î karar verir. Van'da bulunduğu on beş sene müddet içerisinde hıfzına aldığı seksenden ziyade kitabı ezbere devrettiği gibi âlem-i İslâm'ın hal-i hazırda durumu hakkında da gerekli her türlü malûmatı elde eder. Nazirsiz bir allâme olan Bediüzzaman, daha genç yaşında görünen müstesna zekâ ve ilminden de anlaşıldığı gibi sair emsalleri fevkinde kendisine ayrıca hikmet-i Kur'aniye talim edilmişti. Kendisi, asr-ı hazırın ihtiyacını karşılayacak, zamanın ilmî ve edebî seviyesinin fevkinde bütün dünyaya Kur'an'ın mu'cize olduğunu ispat ve herkesi ikna edebilecek bir kabiliyet, metanet, emel ve fedakârlık taşıyordu. Bir buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi bir ağacın zuhuru, kudret-i İlahiyeyi açıkça gösterdiği gibi; maddî hiçbir kuvvete sahib olmayan, bilakis mazlum ve bir nevi elleri kolları bağlı bir vaziyette Bediüzzaman'ın çekirdek-misal hayatı ve hizmetiyle tarihin en dehşetli bir devrinde hem Anadolu hem âlem-i İslâm hem dünyanın ekserisine de maddeten tesir edecek ve zihniyetlerini değiştirecek manevî, küllî ve cihan-şümul bir inkişafın zuhuru; aynen bir kudret-i mutlaka ve istihdam-ı İlahî ve sevk-i Rabbanî ile olduğu akla ve kalbe görünmektedir. Filhakika bir eserinde tahdis-i nimet suretinde hizmet-i imaniyeye ait inayet-i İlahiyeden bahsederken şöyle der: Eski Harb-i Umumî'de ve daha evvellerinde bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki merhum validem yanımdadır. Dedim: "Ana korkma! Cenab-ı Hakk'ın emridir. O hem Rahîm'dir hem Hakîm'dir." Birden o halette iken baktım ki mühim bir zat bana âmirane diyor ki: "İ'caz-ı Kur'an'ı beyan et!" Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılabdan sonra Kur'an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'an'a hücum edilecek; i'cazı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'cazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.
s. 50 (Hâşiye) Burada şunu ilâveten beyan etmek icab eder ki: Said Nursî'nin hayatının son otuz kırk senesinde, din-i İslâm'a ve Kur'an'a hizmet cihetinde fevkalâde bir rahmet ve inayetle Risale-i Nur ihsan edildiğinden ve âlem-şümul bir manevî cihad-ı diniye ve hizmet-i Kur'aniyede bulunduğundan anlaşılmış ve sonra kendileri de bir manevî ihtarla kaleme almışlardır ki onun hayatı bir intizam dairesinde geçiyordu. Yani ileride mühim bir hizmet-i Kur'aniyede bulunacağı için Cenab-ı Hak o hizmet-i Kur'aniyeye zemin hazırlamak hikmetiyle, Said'i fevka'l-had şartlar içerisinde ve fevkalâde inayet altında hârika bir zekâ ve deha ile mücehhez olarak istihdam ve istimal ediyordu. Onun için Tarihçe-i Hayat'ın başında beyan edildiği vecihle, onun hayat ve ahvaline bu nokta-i nazarla bakmak lâzımdır. Ve hattâ kendisi Hürriyet'ten evvel birçok talebelerine, dostlarına: — Bir nur görüyorum, istikbale büyük ümitlerle bakıyorum, diye ehemmiyetli bir Kur'an hizmetinin vuku bulacağını haber veriyordu. Bir hiss-i kable'l-vuku ile Risale-i Nur'un şimdiki manevî hizmet-i Kur'aniye ve imaniyesini, o zamanları siyaset âleminde olacak zannedip bütün kuvvetiyle İstanbul'da siyaseti dine, Kur'an'a âlet ederek çalışıyordu.
s. 51 (*) Nitekim Bediüzzaman'ın dediği gibi; ihbaratın iki kutbu da tahakkuk etmiş, bir iki sene sonra Meşrutiyet devrinde şeair-i İslâmiyeye muhalif çok âdât-ı ecnebiyeyi ahzetmek ve gittikçe Türkiye'de yerleştirmek ve şimdi Avrupa'da Kur'an'a ve İslâmiyet'e karşı gösterilen hüsn-ü alâka ve bilhassa bahtiyar Alman milletinde fevc fevc İslâmiyet'i kabul etmek gibi hâdiseler, o ihbarı tamamıyla tasdik etmişlerdir.