Tarihçe-i Hayat · s. 80
(Otuz Bir Mart Hâdisesi Hakkında Bir Cevabı)
Ben 31 Mart Hâdisesi'nde şuna yakın bir hal gördüm. Zira İslâmiyet'in meşrutiyet-perver ve hamiyetli fedaileri, cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik edip ehl-i hükûmeti adalet namazında kıbleye irşad ve nam-ı mukaddes şeriatı meşrutiyet kuvvetiyle i'lâ ve meşrutiyeti şeriat kuvvetiyle ibka ve bütün seyyiat-ı sâbıkayı, muhalefet-i şeriat üzerine ilka etmek için bazı telkinatta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra sağını solundan fark etmeyenler, hâşâ şeriatı istibdada müsait zannederek, tuti kuşları taklidi gibi "Şeriat isteriz!" demekle, hakiki maksat ortada anlaşılmaz oldu. Zaten planlar serilmişti. İşte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler. İşte cây-ı ibret bir nokta-i siyah!(Hâşiye)
…
Hakikaten bence, Müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri, İslâmiyet'ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdanı hiçbir vakit İslâmiyet'ten vazgeçemez. En ebleh ve en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinadımız olan İslâmiyet'e bütün mevcudiyetiyle taraftardır; lâsiyyema siyasetten haberdar olanlar…
Hem zaman-ı saadetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor ki bir Müslüman muhakeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet'e tercih etmiş olsun ve delil ile başka bir dine dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mesele. Taklit ise ehemmiyetsizdir. Halbuki edyan-ı saire müntesipleri mutlaka fevc fevc, muhakeme-i akliye ile ve bürhan-ı kat'î ile daire-i İslâmiyet'e dâhil olmuşlar ve olmaktadırlar. Eğer biz, doğru İslâmiyet'i ve İslâmiyet'e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dâhil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl-i İslâm'ın temeddünü, hakikat-i İslâmiyet'e ittibaları nisbetindedir. Başkalarının temeddünü ise dinleriyle makûsen mütenasiptir.
Hem de hakikat bize bildiriyor ki: Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyema uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzet olmuş adam dinsiz yaşayamaz. Zira uyanmış bir beşer, kâinatın tehacümüne karşı istinad edecek ve gayr-ı mahdud âmâline (emellerine) neşv ü nema verecek ve istimdadgâhı olacak noktayı –yani din-i hak olan dane-i hakikati– elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki herkeste din-i hakkı bulmak için bir meyl-i taharri uyanmıştır. Demek istikbalde nev-i beşerin din-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına beraatü'l-istihlal vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyalandıracak bir istidatta olan hakikat-i İslâmiyet'i nasıl dar buldunuz ki fukaraya ve mutaassıp bir kısım hocalara tahsis edip İslâmiyet'in yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz. Hem de umum kemalâtı câmi' ve bütün nev-i beşerin hissiyat-ı âliyesini besleyecek mevaddı muhit olan o kasr-ı nurani-yi İslâmiyet'i, ne cüretle matem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere has olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet, herkes âyinesinin müşahedatına tabidir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.
S - İfrat ediyorsun, hayali hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhir zamandır, gittikçe daha fenalaşacak?
C - Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da yalnız bizim için tedenni dünyası olsun? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:
Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitane Nur'un sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, Ahmedler vesaireler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız "Sadakte!" deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muasırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki:
Mazi kıtasına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin(Hâşiye) mezar taşı
denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz, bizi çağırınız. Mezarımızdan هَن۪يئًا لَكُمْ sadâsını işiteceksiniz.
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın(Hâşiye) hakaikini hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki şu kitabın mesaili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın yani on üçüncü asrın minaresinin başında durmuşum, sureten medeni ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camiye davet ediyorum.
İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet'i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz tâ ki hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..
S - Eskiler bizden a'lâ veya bizim gibi; gelenler bizden daha fena gelecekler?
C - Ey Türkler ve Kürtler, acaba şimdi bir miting yapsam, sizin bin sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonradaki evlatlarınızı şu gürültühane olan asr-ı hazır meclisine davet etsem… Acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdadınız demeyecekler mi:
"Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz? Heyhat! Bizi akîm bir kıyas ettiniz, bizi kısır bıraktınız!"
Hem de sol safında duran ve şehristan-ı istikbalden gelen evlatlarınız, sağdaki ecdadlarınızı tasdik ederek demeyecekler mi ki:
"Ey tembel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğra ve kübrası? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rabteden rabıtamızın hadd-i evsatı? Heyhat!.. Ne kadar hakikatsiz ve karıştırıcı ve müşagabeli bir kıyas oldunuz!"
İşte ey bedevî göçerler (ve ey inkılab softaları!)(*) Manzara-i hayal(Hâşiye-1) üstünde gördünüz ki şu büyük mitingde iki taraf da sizi protesto ettiler.
(Cevaplardan Bir Kısım)
Öyle ise ben derim: Hakikaten sizin hârikulâde şecaate istidadınız vardır. Zira bir menfaat veya cüz'î bir haysiyet veya itibarî bir şeref için veya "Filan yiğittir." sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden veya ağasının namusunu isti'zam için kendini feda eden kimseler eğer uyansalar hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine(Hâşiye-2) yani üç yüz milyon İslâm'ın uhuvvetlerini ve manevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler ruhu da olsa acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi? Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binler şevkle satar.
Maatteessüf güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı müslimler çalmışlar. Güya bizim bir kısım içtimaî ahlâk-ı âliyemiz, yanımızda revaç bulmadığından bize darılıp onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezaili, kendileri içinde çok revaç bulmadığından cehaletimizin pazarına getirilmiş.
Hem büyük bir taaccüb ile görmüyor musunuz ki: Terakkiyat-ı hazıranın üssü'l-esası ve belki din-i hakkın muktezası olan "Ben ölürsem devletim, milletim ve ahbaplarım sağdırlar." gibi kelime-i beyza ve haslet-i hamrayı gayr-ı müslimler çalmışlar. Çünkü onların bir fedaisi der: "Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayat-ı maneviyem vardır." Ve bütün sefaletin ve şahsiyatın esası olan "Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun. İsterse tufan olsun." veyahut
وَاِنْ مُتُّ عَطْشًا فَلَا نَزَلَ الْقَطْرُ
olan kelime-i hamka ve seciye-i avrâ, himmetimizin elini tutmuş rehberlik ediyor.
İşte en iyi haslet ki dinimizin muktezasıdır. Biz ruhumuzla, canımızla, vicdanımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: Biz ölsek
milletimiz olan İslâmiyet haydır, ile'l-ebed bâkidir. Milletim sağ olsun. Sevab-ı uhrevî bana kâfidir. Milletin hayatındaki hayat-ı maneviyem beni yaşattırır, âlem-i ulvide beni mütelezziz eder.
وَالْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا
deyip Nur'un ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.
…
S - Her şeyden evvel bize lâzım olan nedir?
C - Doğruluk.
S - Daha?
C - Yalan söylememek.
S - Sonra?
C - Sıdk, sadakat, ihlas, sebat, tesanüddür.
S - Neden?
C - Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu bürhan kâfi değil midir ki hayatımızın bekası, imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.
S - En evvel rüesamız ıslah olunmalı?
C - Evet, reisleriniz malınızı ceplerine indirip hapsettikleri gibi akıllarınızı da sizden almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyle ise şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyühe'r-rüus ve'r-rüesa! Tekâsülî olan tevekkülden sakınınız. İşi birbirinize havale etmeyiniz. Elinizdeki malımızla ve yanınızdaki aklımızla bize hizmet ediniz. Çünkü şu mesakini istihdam etmekle ücretinizi almışsınız.
فَعَلَيْكُمْ بِالتَّدَارُكِ لِمَا ضَيَّعْتُمْ فِى الصَّيْفِ
İşte şimdi hizmet vaktidir.
…
Elhasıl: İslâm(Hâşiye) uyandı ve uyanıyor. Fenalığı fena, iyiliği iyi olarak gördüler. Evet, şu dereler aşâirini tövbekâr eden, işte bu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu istidadı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin sizler bedevî olduğunuzdan ve fıtrat-ı asliyeniz oldukça bozulmamış olduğundan, İslâmiyet'in kudsî milliyetine daha yakınsınız.
…
Seyahatimde beni tanımayanlar kıyafetime bakıp beni tacir zannettiklerinden derlerdi ki:
S - Tacir misin?
C - Evet, hem tacirim hem de kimyagerim.
S - Nasıl?
C - İki madde var, mezcettiriyorum: Birinden tiryak-ı şâfî, birinden elektrik-i muzi tevellüd eder.
S - Bunlar nerede bulunur?
C - Medeniyet ve fazilet çarşısında; cephesinde insan yazılı, iki ayak üstünde gezen sandık içindeki, üstünde kalp yazılan ya siyah veya pırlanta gibi parlak olan bir kutudadır.
S - İsimleri nedir?
C - İman, muhabbet, sadakat, hamiyet. Ceride-i seyyare, Ebu lâşey, İbnü'z-zaman, Ehu'l-acayip, İbnü ammi'l-garaib
Said Nursî
s. 80 (Hâşiye) Gitme, dikkat et! Âlîhimmet olanlar, o hâdisede sükût ettiler. Garazkâr cerideler, hakiki hürriyetin sadâsını susturdular. Meşrutiyet pek az adamların üstüne münhasır kaldı. Fedakârları da dağıldılar.
s. 81 (Hâşiye) Medresetü'z-Zehranın Van'daki numunesi olan ve vefat eden Horhor Medresesi'nin mezar taşı hükmünde bulunan Van Kalesi demektir.
s. 82 (Hâşiye) İstikbalde telif edilecek Risale-i Nur Külliyatı'nı hiss-i kable'l-vuku ile haber veriyor.
s. 83 (*) Sonradan ilâve edilmiştir.
s. 83 (Hâşiye-1) Hayal dahi bir simotograftır.
s. 83 (Hâşiye-2) Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu İslâmiyet, aklı Kur'an ve imandır.
s. 85 (Hâşiye) Evet kırk beş sene evvel söylenen bu sözü Pakistan, Arabistan aşâiri dahi hâkimiyet ve istiklaliyetlerini kazandıklarından, Eski Said'i bu dersinde tasdik ediyorlar ve daha da edecekler.