Muhâkemat · s. 131
BEŞİNCİ MESLEK
Marufe ve meşhure olan havârık-ı zâhire ve mu'cizat-ı mahsûsedir. Siyer ve tarihin kitapları onlar ile meşhundur. Ulema-yı kiram cezahumullahu hayran hakkıyla tefsir ve tedvin etmişlerdir. Malûmun talimi lâzım gelmemek için biz tafsilinden kat'-ı nazar ettik.
İşaret:
Şu havârık-ı zâhirenin her bir ferdi eğer çendan mütevatir değildir, mutlaka cinsleri, belki çok envaı kat'iyen ve yakînen mütevatir-i bi'l-manadır. O havârık birkaç nevi üzerindedir. İşte:
Bir nev'i: İrhasat-ı mütenevviadır. Güya o asır, Peygamber'den (asm) istifade ve istifaza ederek keramet sahibi olduğundan kalb-i hassasından hiss-i kable'l-vukua binaen irhasatla Fahr-i Âlem'in geleceğini ihbar etmiştir.
Bir nev'i dahi: Gaybdan olan ihbarat-ı kesîresidir. Güya tayyar olan ruh-u mücerredi, zaman ve mekân-ı muayyenin kayıtlarını kırmış ve hudud-u maziye ve müstakbeleyi çiğnemiş, her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.
Bir kısmı dahi: Tahaddi vaktinde izhar olunan havârık-ı hissiyedir. Bine karib ta'dad olunmuştur. Demek, söylediğimiz gibi her bir ferdi, âhâdî de olursa mecmuu mütevatir-i bi'l-manadır.
Birisi: Mübarek olan parmaklarından suyun nebeanıdır. Güya maden-i sehavet olan yed-i mübarekesinden mâye-i hayat olan suyun nebeanıyla, menba-ı hidayet olan lisanından mâye-i ervah olan zülâl-i hidayetin feveranını hissen tasvir ediyor.
Biri de: Tekellüm-ü şecer ve hacer ve hayvandır. Güya hidayetindeki hayat-ı maneviye, cemadat ve hayvanata dahi sirayet ederek nutka getirmiştir.
Biri de: İnşikak-ı kamerdir. Güya kalb-i sema hükmünde olan kamer, mübarek olan kalbiyle inşikakta bir münasebet peyda etmek için sine-i saf u berrakını mübarek parmağın işaretiyle iştiyakan şakk u çâk etmiştir.
Tenbih:
İnşikak-ı kamer mütevatir-i bi'l-manadır.
وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ
olan âyet-i kerîme ile sabittir. Zira hattâ Kur'an'ı inkâr eden dahi bu âyetin manasına ilişmemiştir. Hem de ihtimal vermeye şâyan olmayan bir tevil-i zaîften başka tevil ve tahvil edilmemiştir.
Vehim ve Tenbih:
İnşikak hem âni hem gece hem vakt-i gaflet hem şu zaman gibi âsumana adem-i tarassud hem vücud-u sehab hem ihtilaf-ı metali' cihetiyle bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de hem-matla' olanlarda sabittir ki görülmüştür.
Birisi ve en birincisi ve en kübrası olan Kur'an-ı Mübin'dir. İşte sâbıkan bir nebzesine îma olunan yedi cihetle i'cazı müberhendir. İlâ âhirihî… Sair mu'cizatı kütüb-ü mutebereye havale ediyorum.
Hâtime
Ey benim kelâmımı mütalaa eden zevat! Geniş bir fikir ile ve müteyakkız bir nazar ile ve muvazeneli bir basîretle mecmu-u kelâmımı yani mesalik-i hamseyi muhit bir daire veya müstedir bir sur gibi nazara alınız, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nübüvvetine merkez gibi temaşa ediniz. Veyahut sultanın etrafına halka tutmuş olan asakir-i
müteavinenin nazarıyla bakınız! Tâ ki bir taraftan hücum eden evhamı, mütecavibe ve müteavine olan cevanib-i saire def'edebilsin.
İşte şu halde Japonların suali olan
مَا الدَّل۪يلُ الْوَاضِحُ عَلٰى وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ى تَدْعُونَنَا اِلَيْه (*)
ye karşı derim: İşte Muhammed aleyhissalâtü vesselâm…(**)
İşaret ve İrşad ve Tenbih:
Vaktâ kâinat tarafından, hükûmet-i hilkat canibinden müstantık ve sâil sıfatıyla gönderilen fenn-i hikmet, istikbale teveccüh eden nev-i beşerin talîalarına rast gelmiş; birden fenn-i hikmet şöyle birtakım sualleri îrad etmiş ki:
"Ey insan evlatları! Nereden geliyorsunuz? Kimin emriyle? Ne edeceksiniz? Nereye gideceksiniz? Mebdeiniz nereden? Ve müntehanız nereyedir?"
O vakit nev-i beşerin hatip ve mürşid ve reisi olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ayağa kalkarak hükûmet-i hilkat canibinden gelen fenn-i hikmete şöyle cevap vermiştir ki:
"Ey müstantık efendi! Biz maaşir-i mevcudat, Sultan-ı ezel'in emriyle, kudret-i İlahiyenin dairesinden memuriyet sıfatıyla gelmişiz. Şu hulle-i vücudu bize giydirerek ve şu sermaye-i saadet olan istidadatı veren, cemi' evsaf-ı kemaliye ile muttasıf ve Vâcibü'l-vücud olan Hâkim-i Ezel'dir. Biz maaşir-i beşer dahi şimdi saadet-i ebediyenin esbabını tedarik etmekle meşgulüz. Sonra birden ebede müteveccihen şehristan-ı ebedü'l-âbâd olan haşr-i cismanîye gideceğiz.
İşte ey hikmet, halt etme ve safsata yapma! Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!"
s. 131 (*) Şu Arabiyyü'l-ibare iki mezheb-i bâtılın reddine işarettir.
s. 133 (*) Mâşâallah, güzel bir cevap.
s. 133 (**) Rus'u mağlup eden Japon'un başkumandanı Meşihat-ı İslâmiyeden bu suali sormuş. Eski Said bu makam-ı sâlisle cevap vermiş.