Muhâkemat · s. 34
DOKUZUNCU MUKADDİME
Ukûl-ü selime yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz'îdir. Şöyle görünüyor ki:
Âlemin her bir nevine dair bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Külliyet-i kaide ise o nevide olan hüsn-ü intizamına keşşaftır. Demek cemi' fünun, hüsn-ü intizama birer şahid-i sadıktır. Evet, külliyet intizama delildir. Zira bir şeyde intizam olmazsa hüküm külliyetiyle cereyan edemez. Çok istisnaatıyla perişan oluyor.
Bu şahitleri tezkiye eden, nazar-ı hikmetle istikra-i tammdır. Fakat bazen intizam görülmüyor. Çünkü dairesi, ufk-u nazardan daha geniş, tamamen tasavvur ve ihata olunmadığı için nizamın tasvir-i bîmisali kendini gösteremiyor.
Binaenaleyh umum fünunun şehadetleriyle ve nazar-ı hikmetten neş'et eden istikra-i tammın tasdikiyle sabittir ki: Hilkat-i âlemde
maksud-u bizzat ve galib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayır ve hak ve kemaldir. Amma şer ve kubuh ve bâtıl ise tebaiye ve mağlube ve mağmuredirler. Eğer çendan savlet etseler de muvakkattır.
Hem de sabittir ki: Ekrem-i halk benî-Âdem'dir. İstidadı ve sanatı buna şahittir. Hem de benî-Âdem'in en eşrefi, ehl-i hak ve hakikat olan doğru Müslümanlardır. Hakaik-i İslâmiyet buna şehadet ettiği gibi istikbalin vukuatı da tasdik edecektir.
Hem de sabittir ki: Ekmel-i küll Muhammed'dir aleyhissalâtü vesselâm. Mu'cizatı ve ahlâk-ı kâmilesi şehadet ettiği gibi muhakkikîn-i nev-i beşer de tasdik ederler. Hattâ a'dası da teslim ediyorlar ve etmeye mecburdurlar.
Vaktâ ki bu böyle, şu şöyle ve o öyledir. Acaba nev-i beşer şakavetiyle o fünunların şehadetini cerh ve istikra-i tammı nakz ve iptal ve meşiet-i İlahiyesinin karşısında temerrüd, taannüde muktedir olacak mıdır? Kellâ, muktedir olmaz ve olamaz. Âdil ve Hakîm-i Mutlak'ın Rahman ve Rahîm ismine kasem ederim: Nev-i beşer, şer ve kubuh ve bâtılı, zahmetsiz yani biselâmeti'l-emr ile hazmedemeyecektir. Hem de hikmet-i İlahiye müsaade etmeyecektir.
Evet, hukuk-u umumiye-i kâinata cinayet eden affolunmaz, râh-ı adem verilmez. Evet, binler sene şerrin galebesi yalnız bu dünyada en ekall bin sene mağlubiyet-i mutlaka ile netice verecektir. Âlem-i uhrada hayır, şerri idam-ı ebedî ile mahkûm edecektir. Yoksa âlemin muntazama ve mükemmele ve evamir-i İlahiyeye mutîa olan sair enva ve ecnas; bu perişan ve şakavetçi olan nev-i beşeri kendileri içinde kabul etmeyerek, hukuk-u vücuddan ıskat ve zulmethane-i ademe nefiy ve vazife-i hilkatten tard etmek, iktiza ve arz-ı hal edeceklerdir.
Bu ise bütün istidadat-ı beşeriyeyi ve âlemde saltanat sürmek ve âhirette saadet-i ebediyeye mazhar olmak için mücehhez edilen kabiliyatı ve müyulatı abes ve beyhude olmaklığı istilzam eder. Abes ise istikra-i tamma münakız olduğu gibi Sâni'-i Hakîm'in hikmetine dahi muarız ve Nebiyy-i Sadık'ın hükmüne de muhaliftir. Evet, istikbal bu davaların bir kısmını tasfiye edecektir. Fakat tamam tasfiyesi ise âhirette görülecektir. Şöyle:
Eşhastan kat'-ı nazar, nev'î ve umumî hüsün ve hakkın meydan-ı galebesi istikbaldir. Biz ölsek milletimiz bâkidir. Kırk sene ile razı değiliz. En ekall bin sene galebeyi isteriz. Lâkin hem şahsî hem umumî hem
cüz'î hem küllî olan hüsün, hak ve hayır ve kemalin meydan-ı galebesi ve mahkeme-i kübrası; ve beşeri, sair ihvanı olan kâinat-ı muntazama gibi tanzim ve istidadıyla mütenasip tecziye ve mükâfat veren, yalnız dâr-ı âhirettir. Zira onda hak ve adalet-i mahza tecelli edecektir. Evet bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemic olan istidadat-ı gayr-ı mahdude ve ebed için mahluk olan müyulat ve arzularının sümbüllenmesine müsait değildir. Beslemek ve terbiye için başka âleme gönderilecektir.
İnsanın cevheri büyüktür, mahiyeti âliyedir, cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sair kâinata benzemez; intizamsız olamaz. Evet, ebede namzet olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes olamaz. Fena-i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, cennet dahi âğuş-u nazendaranesini açıp bekliyorlar.
Hâtime
İslâm'ın ve Asya'nın istikbali, uzaktan gayet parlak görünüyor. Çünkü Asya'nın hâkim-i evvel ve âhiri olan İslâmiyet'in galebesi için dört beş mukavemetsûz kuvvetler ittifak ve ittihat etmektedirler.
Birinci Kuvvet: Maarif ve medeniyet ile mücehhez olan İslâmiyet'in kuvvet-i hakikiyesidir.
İkincisi: Tekemmül-ü mebâdi ve vesaitle mücehhez olan ihtiyac-ı şedittir.
Üçüncüsü: Asya'yı gayet sefalette, başka yerleri nihayet refahette görmekten neş'et eden tenebbüh-ü tam ve teyakkuz-u kâmil ile mücehhez olan gıpta ve rekabet ve kin-i muzmerdir.
Dördüncüsü: Ehl-i tevhidin düsturu olan tevhid-i kelime ve zeminin hâsiyeti olan itidal ve ta'dil-i mizaç ve zamanın ziyası olan tenevvür-ü ezhan ve medeniyetin kanunu olan telahuk-u efkâr ve bedeviyetin lâzımı olan selâmet-i fıtrat ve zaruretin semeresi olan hafiflik ve cüret-i teşebbüs ile mücehhez olan istidad-ı fıtrîdir.
Beşincisi: Bu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıf olan i'la-yı kelimetullah, İslâmiyet'in emriyle ve zamanın ilcaatıyla ve fakr-ı şedidin icbarı ile ve her arzuyu öldüren yeisin ölmesiyle hayat bulan ümit ile mücehhez olan arzu-yu medeniyet ve meyl-i teceddüddür.
Ve bu kuvvetlere yardım etmek için ecanib içine ihtilal veren ve
medeniyetleri ihtiyarlandıran, mesavî-i medeniyetin mehasinine galebesidir ve sa'yin sefahete adem-i kifayetidir. Bunun iki sebebi vardır:
Birincisi: Din ve fazileti düstur-u medeniyet etmemeklikten neş'et eden müsaade-i sefahet ve muvafakat-ı şehvet-i nefistir.
İkincisi: Hubbü'ş-şehevat ve diyanetsizliğin neticesi olan merhametsizlikten neş'et eden maişetteki müthiş müsavatsızlıktır.
Evet, şu diyanetsizlik, Avrupa medeniyetinin içyüzünü öyle karıştırmış ki o kadar fırak-ı fesadiyeyi ve ihtilaliyeyi tevlid etmiş. Faraza hablü'l-metin-i İslâmiye ve sedd-i Zülkarneyn gibi şeriat-ı garranın hakikatine iltica ve tahassun edilmezse bu fırak-ı fesadiye, onların âlem-i medeniyetlerini zîr ü zeber edeceklerdir. Nasıl ki şimdiden tehdit ediyorlar.
Acaba hakikat-i İslâmiyenin binler mesailinden yalnız zekât meselesi, düstur-u medeniyet ve muavenet olursa bu belaya ve yılanın yuvası olan maişetteki müthiş müsavatsızlığa deva-i şâfî olmayacak mıdır? Evet, en mükemmel ve bozulmaz bir deva olacaktır.
Eğer denilse: Şimdiye kadar Avrupa'yı galip ettiren sebep, bundan sonra neden etmesin?
Cevap: Bu kitabın mukaddimesini mütalaa et. Sonra buna da dikkat et. Sebeb-i terakkisi, her şeyi geç almak ve geç de bırakmak ve metanet etmek şe'ninde olan bürudet-i memleket ve mekân ve meskenin darlığı ve sakinlerin kesretinden neş'et eden fikr-i marifet ve arzu-yu sanat ve deniz ve maden ve sair vesaitin müsaadesiyle hasıl olan teavün ve telahuk idi. Fakat şimdi tekemmül-ü vesait-i nakliye ile âlem bir şehr-i vâhid hükmüne geçtiği gibi matbuat ve telgraf gibi vesait-i muhabere ve müdavele ile ehl-i dünya bir meclisin ehli hükmündedir.
Velhasıl: Onların yükleri ağır, bizimki hafif olduğundan yetişip geçeceğiz. Eğer tevfik refik ola…
Hâtimenin Hâtimesi
Asya'nın bahtını, İslâmiyet'in tâli'ini açacak yalnız meşrutiyet ve hürriyettir fakat şeriat-ı garranın terbiyesinde kalmak şartıyla…
Tenbih:
Mehasin-i medeniyet denilen emirler, şeriatın başka şekle çevrilmiş birer meselesidir.