Muhâkemat · s. 38
ONUNCU MUKADDİME
Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muaheze olunmaz. Zira mesûk-u lehü'l-kelâmdan başka mefhumlar irade ile deruhte eder. İrade etmezse itab olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir.
Fenn-i beyanda mukarrerdir: Sıdk ve kizb, mütekellimin kasd ve garazının arkasında gidiyorlar. Demek maksud ve mesâk-ı kelâmda olan muaheze ve tenkit mütekellime aittir. Fakat kelâmın müstetbeatı tabir olunan telvihat ve telmihatında ve suver-i maânî ve tarz-ı ifade ve maânî-i ûlâ tabir olunan vesail ve üslup garazında olan günah ve muaheze, mütekellimin zimmetinde değil belki örf ve âdete ve kabul-ü umumîye aittir. Zira tefhim için kabul-ü umumî ve örf, ihtiram olunur.
Hem de eğer hikâye ise halel ve hata mahkiyyun anh'a aittir.
Evet, mütekellim suver ve müstetbeatta muaheze olunmaz. Zira onlara el atmak, semeratını almak için değildir. Belki daha yukarı makasıdın dallarına çıkmak içindir.
Eğer istersen kinaî şeylere dikkat et. Mesela "Filanın kılıncının bendi uzundur." ve "Ramadı çoktur." denildiği vakit, o adam uzun ve sahî ola… Ramad ve kılıncı hiç olmazsa da kelâm sadıktır.
Eğer istersen misal ve müsül-i faraziyeye dikkat et. Göreceksin: İştihardan neş'et eden kıymet ve kuvvet ile müdavele-i efkâr ve akıllar arasında sefarete müstaid oluyorlar. Hattâ Mesnevî sahibi ve Sa'dî-i Şirazî gibi en doğru müellif ve en muhakkik hakîm, o müsül-i faraziyeyi istihdam ve istimal etmelerinden, müşahat görmemişlerdir.
Eğer bu sır sana göründü ve ışıklandı: Mumunu ondan yandır, kıssat ve hikâyetin köşelerine git. Zira cüzde cari olan, bazen küllde dahi cari olabilir.
Tenbih:
Üçüncü Makale'de müşkülat ve müteşabihat-ı Kur'aniyeye dair bir kaide gelecektir. İktiza-i makam ile şimdilik bir nebzesini zikredeceğiz. Şöyle:
Vaktâ ki Kitab-ı Hakîm'den maksud-u ehemm, ekseriyeti teşkil eden cumhurun irşadı idi. Çünkü havass, avamın mesleğinden istifade edebilirler. Fakat avam ise havassa hitap olunan kelâmı hakkıyla
fehmedemezler. Halbuki cumhur ise ekseri avam ve avam ise me'lufat ve mütehayyelatından tecerrüd edip hakikat-i mahza ve mücerredat-ı sırfeyi çıplak olarak göremezler. Fakat görmekleri temin edecek yalnız zihinlerinin te'nisi için me'luf olan ziyy ve libas ile mücerredat arz-ı endam etmektir. Tâ mücerredatı, suver-i hayaliye arkasında temaşa etmekle görüp tanısın. Öyle ise hakikat-i mahza, me'luflarını giyecektir. Fakat surete hasr-ı nazar etmemek gerektir.
Bu sırra binaendir: Esalib-i Arap'ta ukûl-ü beşere olan tenezzülat-ı İlahiye tabir olunan müraat-ı efhâm ve mümaşat-ı ezhan, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'da cereyan etti.
Ezcümle:
فَاسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ
ve
يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ
ve
جَٓاءَ رَبُّكَ
ve emsali…
Hem de
تَغْرُبُ ( الشَّمْسُ ) ف۪ى عَيْنٍ حَمِئَةٍ
ve eşbahı…
Hem de
وَ الشَّمْسُ تَجْر۪ى لِمُسْتَقَرٍّ
ve nazairi bu üsluba birer mecradır.
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ
Hâtime
Sa'b olan bir kelâmın iğlak ve işkâli, ya lafız ve üslubun perişanlığından neş'et eder –bu kısım Kur'an-ı Vâzıhu'l-Beyan'a yanaşmamıştır– veyahut mananın dakik, derin veyahut kıymettar veyahut gayr-ı me'luf, gayr-ı mebzul olduğundan güya fehme karşı nazlanmak ve şevki artırmak için kendini göstermemek ve kıymet ve ehemmiyet vermek ister; müşkülat-ı Kur'aniye bu kısımdandır.
Tenbih:
Hadîs-i şerifte vârid olduğu gibi her âyetin birer zâhir ve bâtın ve her zâhir ve bâtının birer had ve muttala'ı ve her had ve muttala'ın çok şücûn ve gusûnu vardır. Ulûm-u İslâmiye buna şahittir. Bu meratibin her birinin birer derecesi, birer kıymeti, birer makamı vardır; temyiz lâzımdır. Lâkin tezahüm yoktur. Fakat iştibak, iştibahı intac eder. Nasıl daire-i esbab daire-i akaide karıştırılsa ya tevekkül namıyla bir betalet
veya müraat-ı esbab namıyla bir İtizal'i intac eder. Öyle de devair ve meratib tefrik olunmaz ise böyle neticeleri verir.