Muhâkemat · s. 49
İKİNCİ MESELE
Pûşide olmasın, Sevr ve Hut'un kıssa-i meşhuresi İslâmiyet'in dahîl ve tufeylîsidir. Râvisiyle beraber Müslüman olmuştur. İstersen Mukaddime-i Sâlise'ye git, göreceksin; hangi kapıdan daire-i İslâmiyet'e dâhil olmuştur. Amma İbn-i Abbas'a olan nisbetin ittisali ise Dördüncü Mukaddime'nin âyinesine bak, o ilhakın sırrını göreceksin. Bundan sonra mervîdir: "Arz, sevr ve hut üzerindedir." Hadîs olarak rivayet ediliyor.
Evvela: Teslim etmiyoruz ki hadîstir. Zira İsrailiyatın nişanı vardır.
Sâniyen: Hadîs olsa da zaaf-ı ittisal için yalnız zannı ifade eden âhâddendir. Akideye dâhil olmaz, zira yakîn şarttır.
Sâlisen: Mütevatir ve kat'iyyü'l-metin olsa da kat'iyyü'd-delâlet değildir. Eğer istersen Beşinci Mukaddime'ye müracaatla, On Birinci Mukaddime ile müşavere et!
Göreceksin nasıl hayalat, zâhir-perestleri havalandırmış. Bu hadîsi mahamil-i sahihadan çevirmişlerdir. İşte vücuh-u sahiha üçtür:
Nasıl Sevr ve Nesir ve İnsan ve diğeriyle müsemma olan hamele-i arş, melâikedir. Bu Sevr ve Hut dahi öyle iki melâikedir. Yoksa arş-ı a'zamı melâikeye; küreyi, küre gibi himmete muhtaç olan bir öküze tahmil etmek, nizam-ı âleme münafîdir.
Hem de lisan-ı şeriatta işitiliyor: Her bir nev'e mahsus ve o nev'e münasip bir melek-i müekkel vardır. Bu münasebete binaen o melek o nev'in ismiyle müsemma, belki âlem-i melâikede onun suretiyle mütemessil oluyor. Hadîs olarak işitiliyor: "Her akşamda güneş arşa gider, secde eder. İzin alıyor, sonra geliyor." Evet, şemse müekkel olan melek; ismi Şems, misali de şemstir. Odur gider, gelir.
Hem de hükema-i İlahiyyun nezdinde her bir nevi için hay ve nâtık ve efrada imdat verici ve müstemiddi bir mahiyet-i mücerrede vardır. Lisan-ı şeriatta melekü'l-cibal ve melekü'l-bihar ve melekü'l-emtar gibi isimler ile tabir edilir. Fakat tesir-i hakikileri yoktur. Müessir-i hakiki yalnız Zat-ı Akdes'tir.
اِذْ لَا مُؤَثِّرَ فِى الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ
Esbab-ı zâhiriyenin vaz'ındaki hikmet ise: İzhar-ı izzet ve saltanat tabir olunan, dest-i kudret perdesiz daire-i esbaba mün'atıf olan nazara karşı, zâhiren umûr-u hasise ile mübaşeret ve mülabeseti görülmemektedir. Fakat daire-i akide denilen hak ve melekûtiyette her şey ulvidir. Dest-i kudretin perdesiz mübaşereti izzete münasiptir.
ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
İkinci mahmil: Sevr, imaret ve ziraat-ı arzın en büyük vasıtası olan öküzdür. Hut ise ehl-i sevahilin belki pek çok nev-i beşerin medar-ı maişeti olan balıktır.
Nasıl biri sual ederse: "Devlet ne şey üstündedir?" Cevap verilir: "Kılınçla kalem üstündedir." Veyahut "Medeniyet ne ile kaimdir?"
"Marifet ve sanat ve ticaret ile…" cevap verilir. Veyahut "Nev-i beşer, ne şey üzerinde beka bulur?" Cevap ise: "İlim ve amel üstünde beka bulur." Kezalik vallahu a'lem Fahr-i kâinat buna binaen cevap vermiş.
Şöyle sual eden zat –İkinci Mukaddime'nin sırrıyla– böyle hakaike zihni istidat kesbetmediğinden vazifesi olmayan bir şeyden sual ettiği gibi Peygamberimiz de asıl lâzım olan şöyle cevap buyurdu ki: "Yer, sevr üstündedir."
Zira yerin imareti nev-i beşer iledir. Nev-i beşerden olan ehl-i kura'nın menba-i hayatları ziraat iledir. Ziraat ise öküzün omuzu üstündedir ve zimmetindedir. Kısm-ı diğeri olan ehl-i sevahilin a'zam-ı maişetleri, belki ehl-i medeniyetin büyük bir maden-i ticaretleri balığın cevfinde ve hutun üstündedir.
كُلُّ الصَّيْدِ ف۪ى جَوْفِ الْفَرَا
meselesine mâsadaktır. Bu latîf bir cevaptır. Mizah da olsa haktır. Zira mizah etse de yalnız hak söyler.
Faraza sâil keyfiyet-i hilkatten sual etmişse fenn-i beyanda olan
تَلَقَّى السَّامِعُ بِغَيْرِ الْمُتَرَقَّبِ
kaidesinin üslub-u hakîmanesiyle, lâzım ve istediği cevabı vermiştir. Yoksa hasta olan sâil iştiha-i kâzibiyle istediği cevabı vermemiştir.
Ve
يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِ قُلْ هِىَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ
bu hakikate bir beraatü'l-istihlaldir.
Üçüncü Mahmil: Sevr ve Hut, arzın mahrek-i senevîsinde mukadder olan iki burçtur. O burçlar eğer çendan farazî ve mevhumedirler. Asıl ecramı nazım ve rabt ile yüklenmiş olan âlemde cari ve lafzen ve ıstılahen cazibe-i umumiye ile müsemma olan âdâtullahın kanunu o burçlarda temerküz ve tahassül ettiğinden "Arz burçlar üstündedir." olan tabir-i hakîmane caizdir. Bu mahmil, hikmet-i cedide nokta-i nazarındadır. Zira hikmet-i atîka burçları semada, hikmet-i cedide ise medar-ı arzda farz etmişlerdir. Bu tevil yeni hikmetin nazarında büyük bir kıymeti tazammun eder.
Hem de mervîdir: Sual taaddüd etmiş. Bir kere "Hut üstündedir." Demek bir aydan sonra "Sevr üstündedir." denilmiştir. Yani feza-yı gayr-ı mahdudenin her tarafında münteşir olan mezbur kanunun huyût
ve eşi'alarının nokta-i mihrakıyesi olan Hut Burcu'nda temerküz ettiğinden, küre-i arz Delv Burcu'ndan koşup Hut'taki tedelli eden kanunu tutup şecere-i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı veyahut kuş gibi kondu. Sonra tayyar olan yer, yuvasını Burc-u Sevr üstünde yapmış demektir.
Bunu bildikten sonra insafla dikkat et! Beşinci Mukaddime'nin sırrıyla ehl-i hayalin ihtira-kerdesi olan kıssa-i acibe-i meşhurede acaba hikmet-i ezeliyeye isnad-ı abesiyet ve sanat-ı İlahiyede ispat-ı israf ve bürhan-ı Sâni' olan nizam-ı bedîi ihlâl etmekten başka ne ile tevil olunacaktır? Nefrin, hezârân nefrin, cehlin yüzüne…