Risale-i Nur

Muhâkemat · s. 117

SAYFA 117

BİRİNCİ MESLEK

Yani mesele-i âliye-i zatiyeyi temaşa etmekte dört nükteyi bilmek lâzımdır:

Birincisi:

لَيْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ

kaidesine binaen sun'î ve tasannuî olan şey, ne kadar mükemmel olsa da tabiî yerini tutmadığından heyetinin feletatı, muzahrefiyeti îma edecektir.

SAYFA 118

İkincisi: Ahlâk-ı âliyenin hakikatin zeminiyle olan rabıta-i ittisali ciddiyettir. Ve deveran-ı dem gibi hayatlarını idame eden ve imtizaçlarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren, heyet-i mecmuasına intizam veren yalnız sıdktır. Evet, şu rabıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebaen gidiyor.

Üçüncüsü: Umûr-u mütenasibede temayül ve tecazüb ve mütezâdde olan eşyalarda tenafür ve tedafü kaide-i meşhuresi, maddiyatta nasıl cereyan ediyor; maneviyat ve ahlâkta dahi cereyan eder.

Dördüncüsü:

لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَيْسَ لِكُلٍّ

Şimdi gelelim maksada: İşte âsâr ve siyer ve tarih-i hayatı…

Hattâ a'danın şehadetleriyle, Zat-ı Peygamber'de vücudu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihata ve tecemmu ve imtizacından tevellüd eden izzet ve haysiyetten neş'et eden şeref ve vakar ve izzet-i nefis ile –ferişteler, devlerin ihtilat ve istiraklarından tenezzühleri gibi– sırr-ı tezada binaen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu' ve tenezzüh ve teberri ederler. Hem de hayat ve mâyeleri makamında olan sıdk ve hakkıyeti tazammun ettiklerinden, şule-i cevvale gibi nübüvveti aleniyete çıkarıyor.

Tenbih:

Ey birader! Görüyorsun ki bir adam yalnız şecaatle meşhur olursa o şöhret ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki cemi' ahlâk-ı âliye birden tecemmu ede…

Evet, mecmuda bir hüküm bulunur, fertte bulunmaz.

İşaret ve Tenbih:

Görüyoruz: Bu zamanda sıdk ve kizbin mabeynleri ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat her bir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi sıdk ve kizbin ortasındaki mesafe açılmamıştır. Şöyle ki:

Sıdk, kendi hüsn-ü hakikisini kemal-i haşmetle izhar ve onun ile temessük eden Muhammed'i (asm) a'lâ-yı illiyyîn-i şerefe i'lâ ve âlemde inkılab-ı azîmi îka ettiğinden şarktan garba kadar kizbden bu'd

SAYFA 119

derecesini göstermekle kıymet-i âliyesini i'lâ etmek cihetiyle sûku ve metaını gayet nâfık ve râic etmiştir(*).

Ve kizb ise teşebbüsat-ı azîmeyi murdarların laşeleri gibi ruhsuz bıraktığı için nihayet-i kubhunu izhar ve onun ile temessük eden Müseylime ve emsali, esfel-i safilîn-i hıssete düşürdüğü cihetle, meta-ı zehr-âlûdu ve sûku gayet muattal ve kesad etmiştir(**).

İşte ehl-i izzet ve tefahur olan kavm-i Arab'ın tabiatlarındaki meylü'r-râic sâikasıyla müsabaka ederek o kâsid kizbi terk edip ve râic sıdk ile tecemmül ederek adaletlerini âleme kabul ettirmişlerdir. İşte sahabelerin aklen olan adaletleri bu sırdan neş'et eder.

İrşad ve İşaret:

Tarih ve siyer ve âsâr nokta-i nazarından dikkat olunursa; Muhammed aleyhissalâtü vesselâm dört yaşından kırk yaşına kadar, lâsiyyema şe'ni, ahlâkı ve hileyi dışarıya atmakta olan hararet-i gariziyenin şiddet-i iltihabı zamanında, kemal-i istikametle ve kemal-i metanetle ve tamam-ı ıttırad-ı ahval ile ve müsavat ve muvazenet-i etvar ile ve nihayet-i iffet ile ve hiçbir hali mestûriyeti muhafaza etmeyen –lâsiyyema öyle ehl-i inada karşı– bir hileyi îma etmemekle beraber yaşadığı nazara alınırsa, sonra istimrar-ı ahlâkının zamanı olan kırk seneden sonra o inkılab-ı azîm nazara alınırsa, haktan geldiğini ve hakikat olduğunu tasdik etmezse nefsine levmetsin. Zira zihninde bir sofestaî gizlenmiş olacaktır.

Hem de en hatarlı makamlarda –Gār'da gibi– tarîk-i halâsı mefkud iken ve haytu'l-emel bihasebi'l-âde kesilirken, gayet metanet ve kemal-i vüsuk ve nihayet-i itminan ile olan hareket ve hal ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şahid-i kâfidir ve hak ile temessük ettiğine delildir.

s. 119 (*) Şimdiki hürriyet gibi.

s. 119 (**) Menfur casusluk gibi.