Risale-i Nur

Muhâkemat · s. 15

SAYFA 15

BİRİNCİ MUKADDİME

Takarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil taâruz ettikleri vakitte akıl, asıl itibar ve nakil, tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.

Hem de tahakkuk etmiş: Kur'an'ın her bir tarafında intişar eden makasıd-ı esasiye ve anâsır-ı asliye dörttür. Onlar da: İspat-ı Sâni'-i Vâhid ve nübüvvet ve haşr-i cismanî ve adalettir.

Yani hikmet tarafından kâinata îrad olunan suallere şöyle: "Ey kâinat! Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Delil ve hatibiniz kimdir? Ne edeceksiniz? Ve nereye gideceksiniz?" Kat'î cevap verecek yalnız Kur'an'dır. Öyle ise Kur'an'da makasıddan başka olan kâinat bahsi istitradîdir. Tâ sanatın intizamıyla Sâni'-i Zülcelal'e istidlal yolu gösterilsin.

Evet, intizam görünür ve kemal-i vuzuh ile kendini gösterir. Sâni'in vücud ve kasd ve iradesine kat'iyen şehadet eden intizam-ı sanat, kâinatın her cihetinde boynunu kaldırarak her canibinden lemean eden hüsn-ü hilkati nazar-ı hikmete gösteriyor. Güya her bir masnû birer lisan olup Sâni'in hikmetini tesbih ediyor. Ve her bir nevi parmağını kaldırarak şehadet ve işaret ediyor.

Madem maksat budur ve madem kâinatın kitabından intizama olan rumuz ve işaratını taallüm ediyoruz. Ve madem netice bir çıkar; teşekkülat-ı kâinat nefsü'l-emirde nasıl olursa olsun, bize bizzat taalluk etmez.

Fakat o meclis-i âlî-i Kur'anîye girmiş olan kâinatın her ferdi dört vazife ile muvazzaftır:

SAYFA 16

Birincisi: İntizam ve ittifak ile Sultan-ı ezel'in saltanatını ilan…

İkincisi: Her biri birer fenn-i hakikinin mevzu ve müntehabı olduklarından İslâmiyet, fünun-u hakikiyenin zübdesi olduğunu izhar…

Üçüncüsü: Her biri birer nev'in numunesi olduklarından hilkatte cari olan kavanin ve nevamis-i İlahiyeye İslâmiyet'i tatbik ve mutabık olduğunu ispat... Tâ o nevamis-i fıtriyenin imdadıyla, İslâmiyet neşv ü nema bulsun. Evet, bu hâsiyetle din-i mübin-i İslâm; sair heva ve heves içinde muallak ve mededsiz, bazen ışık ve bazen zulmet veren ve çabuk tagayyüre yüz tutan dinlerden mümtaz ve serfirazdır.

Dördüncüsü: Her biri birer hakikatin numunesi olduklarından efkârı, hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur'an'da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Evet kasemat-ı Kur'aniye, nevm-i gaflette dalanlara kar'u'l-asâdır.

Şimdi tahakkuk etmiş şu şöyledir. Öyle ise şek ve şüphe etmemek lâzımdır ki mu'ciz ve en yüksek derece-i belâgatta olan Kur'an-ı Mürşid, esalib-i Arab'a en muvafığı ve tarîk-i istidlalin en müstakim ve en vâzıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek, hissiyat-ı âmmeyi tefhim ve irşad için bir derece ihtiram edecektir. Demek, delil olan intizam-ı kâinatı öyle bir vecih ile zikredecek ki onlarca maruf ve akıllarına me'nus ola… Yoksa delil, müddeadan daha hafî olmuş olur. Bu ise tarîk-i irşada ve meslek-i belâgata ve mezheb-i i'caza muhaliftir.

Mesela, eğer Kur'an dese idi: Yâ eyyühe'n-nâs! Fezada uçan meczup ve misafir ve müteharrik olan küre-i zemine ve cereyanıyla beraber müstekarrında istikrar eden şemse ve ecram-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan cazibe-i umumiyeye ve feza-yı gayr-ı mütenahîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anâsır-ı kesîreden olan münasebat-ı kimyeviyeye nazar ve tedebbür ediniz tâ Sâni'-i âlem'in azametini tasavvur edesiniz.

Veyahut o kadar küçüklüğüyle beraber bir âlem-i hayvanat-ı hurdebîniyeyi istiab eden bir katre suya, aklın hurdebîniyle temaşa ediniz tâ Sâni'-i kâinat'ın her şeye kādir olduğunu tasdik edesiniz.

Acaba o halde delil müddeadan daha hafî ve daha muhtac-ı izah olmaz mı idi? Hem de onlarca muzlim bir şeyle hakikati tenvir etmek veyahut onların bedahet-i hislerine karşı mugalata-i nefis gibi bir emr-i

SAYFA 17

gayr-ı makule teklif olmaz mı idi? Halbuki i'caz-ı Kur'an pek yüksek ve pek münezzehtir ki onun safi ve parlak dâmenine, ihlâl-i ifham olan gubar konabilsin.

Bununla beraber Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan âyât-ı beyyinatın telâfifinde maksad-ı hakikiye telvih ve işaret ettiği gibi bazı zevahir-i âyâtı –kinayede olduğu gibi– maksada menar etmiştir.

Hem de usûl-ü mukarreredendir: Sıdk ve kizb yahut tasdik ve tekzip; kinayat ve emsallerinde, fenn-i beyanda "maânî-i ûlâ" tabir olunan suret-i manaya râci değildirler. Ancak "maânî-i sânevî" ile tabir olunan maksat ve garaza teveccüh ederler. Mesela "Filanın kılıncının bendi uzundur." denilse, kılıncı olmazsa da fakat kameti uzun olursa yine hüküm doğrudur, yalan değildir.

Hem de nasıl kelâmda bir kelime, istiareye karine-i mecazdır. Öyle de kelime-i vâhid hükmünde olan kelâmullahın bir kısım âyâtı, sair ihvanının hakikat ve cevherlerine karine ve reh-nüma ve komşularının kalplerindeki sırlara delil ve tercüman oluyorlar.

Elhasıl: Bu hakikati pîş-i nazara getiremeyen ve âyetleri muvazene ve doğru muhakeme edemeyen, meşhur Bektaşî gibi ki namazın terkinde taallül yolunda demiş: "Kur'an diyor:

لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ

İlerisine de hâfız değilim." Nazar-ı hakikate karşı maskara olacaktır.

s. 17 (*) Bizim bir Kürt demiştir: Her zerrede temayül ayândır tekâmüle Her soyda füyuz-u hüveyda-nüma ile Bir nokta-i kemale şitab üzre kâinat, Ol noktaya teveccüh ile yükselir hayat. Kahriyyat