Muhâkemat · s. 123
DÖRDÜNCÜ MESLEK
Sahife-i müstakbelden, lâsiyyema mesele-i şeriattır. İşte dört nükteyi nazar-ı dikkatten dûr etmemelisin.
Birincisi: Bir şahıs dört veya beş fende meleke sahibi ve mütehassıs olmaz. Meğer hârika ola…
İkincisi: Mesele-i vâhide, iki mütekellimden sudûr eder. Birisi, mebde ve müntehası ve siyak ve sibaka mülâyemetini ve ehavatıyla nisbetini ve mevzi-i münasipte istimalini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için o fende olan maharetine ve melekesine ve ilmine delâlet ettiği halde; öteki mütekellim şu noktaları ihmal ettiği için sathiyetine ve taklidiyetine delâlet eder. Halbuki kelâm yine o kelâmdır. Eğer aklın bunu fark etmezse ruhun hisseder.
Üçüncüsü: İkinci Mukaddime'de geçtiği gibi bir iki asır evvel hârika sayılan keşif bu zamana kadar mestûr kalsaydı, tekemmül-ü mebâdi cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al. On üç asır geri git, o zamanların tesiratından kendini tecrit et, dehşet-engiz olan Ceziretü'l-Arap'ta otur, dikkatle temaşa et, görürsün ki:
Ümmi, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş tek bir adam ki yalnız zekâya değil belki gayet kesîr tecarübün mahsulü olan fünunun kavaniniyle öyle bir nizam ve adaleti tesis ediyor ki istidad-ı beşerin kameti, netaic-i efkârı teşerrübünden tekebbür ederse o şeriat dahi tevessü ederek ebede teveccüh eder. Kelâm-ı Ezelî'den geldiğini ilan etmekle beraber, iki âlemin saadetini temin eder. İnsaf edersen, bu ise yalnız o zamanın insanlarının değil belki nev-i beşerin tavkı haricinde göreceksin. Meğer evham-ı seyyie, senin şu tarafa müteveccih olan fıtratının tarfını(*) çürütmüş ola…
Dördüncüsü: Onuncu Mukaddime'de geçtiği gibi hem de ikinci nokta-i itirazın cevabında da geleceği gibi şudur ki: Cumhurun istidad-ı efkârı derecesinde şeriatın irşad etmesidir. Şöyle ki:
Cumhurun âmîliği için hakaik-i mücerredeyi; me'lufları vasıta olmaksızın adem-i telakkileri sebebiyle, müteşabihat ve teşbihat ve istiarat ile tasvir etmesidir. Hem de fünun-u ekvanda cumhurun, hiss-i zâhir sebebiyle hilaf-ı vakii zarurî telakki etmekle beraber, mebâdi basamakları adem-i in'ikad ve tekemmülünden, mağlataların vartalarına düşmemek için şeriat öyle mesailde ibham etti ve mutlak bıraktı lâkin hakikati îmadan hâlî bırakmadı.
Vehim ve Tenbih:
Resul-i Ekrem'in her bir fiil ve her bir halinde sıdk lemean eder. Fakat her fiili ve her hali hârika olmak lâzım değildir. Zira izhar-ı hârika tasdik-i müddea içindir. Hâcet olmadığı veya münasip olmadığı vakitte cereyan-ı umumiyeye mütâbaatla, kavanin-i âdâtullaha destedâd-ı teslim oluyor. Hem de öyle olmak gerektir.
Ey birader! Şu Tenbih, Birinci Mesleğin Mukaddimesi'nin taifesindendir. Nisyanın hatasıyla yolunu şaşırmakla yerini kaybedip şuraya girmiştir. İyice şu nükteleri tut. İşte neticeye giriyoruz:
Bak ey birader! Fünun ve ulûmun zübde-i hakikiyesi berahin-i akliye üzerine müesses olan diyanet ve şeriat-ı İslâmiye öyle fünunları tazammun etmiştir. Ezcümle: Fenn-i tehzib-i ruh ve riyazetü'l-kalp ve terbiyetü'l-vicdan ve tedbirü'l-ceset ve tedvirü'l-menzil ve siyasetü'l-medeniye ve nizamatü'l-âlem ve fennü'l-hukuk vesaire… Lüzum görülen yerlerde tafsil ve lüzum olmayan veya ezhanın veya zamanın müstaid ve müsait olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavaid-i esasiyeyi vaz'ederek tenmiye ve tefrîini ukûlün meşveret ve istinbatatına havale etmiştir ki bu fünunun mecmuuna değil belki ekalline on üç asır terakkiden sonra en medeni yerlerde en hârika zekâ ile mevsuf olanlar, tâkat-i beşerin haricinde –bâhusus o zamanda– olduğunu tasdikten vicdan-ı munsifane seni men'edemiyor.
İşte fazl odur ki a'da ona şehadet ede. Yeni Dünya'nın en meşhur feylesofu olan Carlyle (Karlayl), Almanya'nın meşhur bir hakîminden ve rical-i siyasiyesinden naklen diyor ki:
"O tetkikatından sonra kendi kendine sual ederek demiş: İslâmiyet böyle olursa acaba medeniyet-i hazıra hakaik-i İslâmiyet'in dairesinde yaşayabilir mi?" Kendisi kendine "Evet." ile cevap veriyor. Şimdiki muhakkikler o daire içinde yaşamaktadırlar.
Evvelki feylesof dahi diyor ki: Hakaik-i İslâmiyet çıktıkları zaman, ateş-i cevval gibi hatabın parçalarına benzeyen sair efkâr ve edyanı bel' etti. Hem de hakkı vardır. Zira başkaların safsatiyatından bir şey çıkmaz, ilâ âhirihî…
Evet, on üç asırdan beri o kadar dehşetli müsademata karşı hakaikini muhafaza etmiştir. Belki bu müsademe, keşmekeş; hakikat-i İslâmiyet'in omuzu üstünden türab-ı hafâyı terkîk ve tahfif ediyor. Neam, vücud ve hal-i âlem buna şahittir. Makale-i Ûlâ'daki mukaddimatı nazara almak gerektir.
Vehim ve Tenbih:
Eğer desen: Her bir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür.
Elcevap: Neam, lâ! Zira öyle bir fezleke ki: Hüsn-ü isabet ve mevki-i münasipte ve münbit bir zeminde istimal gibi, sâbıkan mezkûr sair noktalar ile cam gibi maverasından ıttıla-ı tam ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkün değildir. Evet, kelâm-ı vâhid iki mütekellimden çıkarsa
birinin cehline ve ötekisinin ilmine bazı umûr-u mermuze-i gayr-ı mesmua ile delâlet eder.
İşaret ve İrşad ve Tenbih:
Ey benimle şu kitabın evvel-i menazilinden hayaliyle seyr ü sefer eden birader-i vicdan! Geniş bir nazar ile nazar et ve muvazene et. Kendi hayalinde muhakeme etmek için bir meclis-i âliyeyi teşkil et. Sonra damukaddimat-ı isna aşerden müntehabatını davet et, hazır olsunlar. Sonra da şu kaidelerle müşavere et! İşte:
Bir şahıs çok fünunda mütehassıs ve meleke sahibi olmaz.
Hem de bir kelâm iki mütekellimden mütefavittir, başkalaşır.
Ve hem de fünun, mürur-u zaman ile telahuk-u efkârın neticesidir.
Hem de müstakbeldeki bedihî bir şey, mazide nazarî olabilir.
Hem de medenilerin malûmu, bedevîlere meçhul olabilir.
Hem de maziyi, müstakbele kıyas etmek, bir kıyas-ı hâdi'-i müşebbittir.
Hem de ehl-i veber ve bâdiyenin besateti ise ehl-i meder ve medeniyetin hile ve desaisine mütehammil değildir. Evet, neam; hile medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir.
Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahval ve vukuatın telkinatıyla teşekkül edebilir.
Hem de beşerin nur-u nazarı, müstakbele nüfuz edemez. Müstakbele mahsus olan şeyleri göremez.
Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabiî vardır. Nefs-i beşer gibi o da inkıta eder.
Hem de muhit, zaman ve mekânın, nüfusun ahvalinde büyük bir tesiri vardır.
Hem de eskide hârikulâde olan şeyler, şimdi âdi sırasına geçebilir. Zira mebâdi tekemmül etmişler.
Hem de zekâ eğer çendan hârika olsa da bir fennin tekmiline kâfi değildir. Nasıl çok fenlerde kifayet edecektir?
İşte ey birader! Şu zatlar ile müşavere et. Sonra da müfettişlik sıfatıyla nefsini tecrit et. Hayalat-ı muhitiye ve evham-ı zamaniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol. Bahr-i bîkeran-ı zamanın olan şu asrın sahilinden içine gir. Tâ asr-ı saadet olan adaya çık. İşte her şeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecelli edecek şudur ki:
Vahîd, nâsırı yok, saltanatı mefkud, tek bir şahıs; umum âleme karşı mübareze eder. Ve küre-i zeminden daha büyük bir hakikati omuzuna almış ve bütün nev-i beşerin saadetine tekeffül eden bir şeriatı ki: O şeriat, fünun-u hakikiye ve ulûm-u İlahiyenin zübdesi olarak istidad-ı beşerin nümüvvü derecesinde tevessü edip iki âlemde semere vererek ahval-i beşeri güya bir meclis-i vâhid, bir zaman-ı vâhidin ehli gibi tanzim eden öyle bir adaleti tesis eder.
Eğer o şeriatın nevamisinden sual edersen ki: Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz? Sana şöyle cevap verecekler ki: Biz kelâm-ı ezelîden gelmişiz. Nev-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refakat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim surî olan irtibatımız kesilirse de daima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı ruhanîsidir.
Hâtime
Şübehat ve şükûkun üç menbaları vardır. Şöyle: Eğer maksud-u Şâri'den ve efkârın istidatları nisbetinde olan irşaddan tecahül edip bütün evham-ı seyyienin yuvası hükmünde olan şöyle bir mağlata ile itiraz edersen ki şeriatın başı olan Kur'an'da üç nokta vardır:
Birincisi: Kur'an'ın mâbihi'l-imtiyazı ve vuzuh-u ifade üzerine müesses olan belâgata münafîdir ki vücud-u müteşabihat ve müşkülattır.
İkincisi: Şeriatın maksud-u hakikisi olan irşad ve talime münafîdir ki fünun-u ekvanda bir derece ibham ve ıtlakatıdır.
Üçüncüsü: Tarîk-i Kur'an olan tahkik ve hidayete muhaliftir; işte o da bazı zevahiri, delil-i aklînin hilafına imale edip hilaf-ı vakıa ihtimalidir.
Ey birader! Tevfik Allah'tandır. Ben de derim ki: Sebeb-i noksan gösterdiğin olan şu üç nokta, tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i'caz-ı Kur'an'ın en sadık şahitleridir. İşte:
Birinci noktaya cevap: Zaten iki defa şu cevabı zımnen görmüşsün. Şöyle ki:
Nâsın ekseri cumhur-u avamdır. Nazar-ı Şâri'de ekall, eksere tabidir. Zira avama müvecceh olan hitabı, havass fehim ve istifade ediyorlar. Bilakis olursa olamaz. İşte cumhur-u avam ise me'luf ve mütehayyelatından tecerrüd edip hakaik-i mücerrede ve makulat-ı sırfeyi temaşa edemezler. Meğer mütehayyelatlarını dürbün gibi tevsit etseler… Fakat mütehayyelatın suretlerine hasr ve vakf-ı nazar etmek, cismiyet ve cihet gibi muhal şeyleri istilzam eder. Lâkin nazar, o suretlerden geçerek hakaiki görüyor. Mesela, kâinattaki tasarruf-u İlahîyi sultanın serir-i saltanatında olan tasarrufunun suretinde temaşa edebilirler.
اِنَّ اللّٰهَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى
gibi…
İşte hissiyat-ı cumhur şu merkezde olduklarından elbette irşad ve belâgat iktiza eder ki: Onların hissiyatı riayet ve ihtiram edilsin ve efkârları dahi bir derece mümaşat ve ihtiram edilsin. İşte riayet ve ihtiram, ukûl-ü beşere karşı olan tenezzülat-ı İlahiye ile tesmiye olunur. Evet o tenezzülat, te'nis-i ezhan içindir. Onuncu Mukaddime'ye müracaat et.
İşte bunun içindir ki: Hakaik-i mücerredeye temaşa etmek için hissiyat ve hayal-âlûd cumhurun nazarlarını okşayan suver-i müteşabiheden birer dürbün vaz'edilmiştir. İşte şu cevabı teyid eden, maânî-i amîka veya müteferrikayı bir suret-i sehil ve basitada tasavvur veya tasvir etmek için nâsın kelâmında istiarat-ı kesîreyi îrad ederler. Demek, müteşabihat dahi istiaratın en ağmaz olan kısmıdır. Zira en hafî hakaikin suver-i misaliyesidir. Demek, işkâl ise mananın dikkatindendir, lafzın iğlakından değildir.
Ey muteriz! İnsafla nazar et ki fikr-i beşerin bâhusus avamın fikirlerinden en uzak olan hakaiki, şöyle bir tarîk ile takrib etmek, acaba tarîk-i belâgat olan mukteza-yı halin mutabakatına muvafık ve makamın nisbetinde kemal-i vuzuh ve ifadeye mutabıktır yahut tevehhüm ettiğin gibidir? Hakem sen ol…
İkinci noktaya cevap: İkinci Mukaddime'de mufassalan geçmiştir. Âlemde meylü'l-istikmalin dalı olan insandaki meylü't-terakkinin semeratı ve tecarüb-ü kesîre ile ve netaic-i efkârın telahukuyla teşekkül eden ve merdiven-i terakkinin basamakları hükmünde olan fünun ise müterettibe ve müteavine ve müteselsiledirler. Evet, müteahhirin
in'ikadı, mütekaddimin teşekkülüne vâbestedir. Demek mukaddem olan fen, ulûm-u mütearifenin derecesine gelecek; sonra müteahhirine mukaddime olabilir.
Bu sırra binaendir ki: Şu zamanda temahhuz-u tecarüble satha çıkıp ve tevellüd etmiş olan bir fennin faraza on asır evvel bir adam tefhim ve talimine çalışsa idi, mağlata ve safsataya düşürmekten başka bir şey yapamazdı.
Mesela, denilse idi: "Şemsin sükûnuyla arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanatın bulunduklarına temaşa edin tâ Sâni'in azametini bilesiniz."
Cumhur-u avam ise hiss-i zâhir veya galat-ı hissin sebebiyle hilaflarını zarurî bildikleri için ya tekzip veya nefislerine mugalata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden bir şey gelmezdi. Teşviş ise bâhusus onuncu asra kadar, minhac-ı irşada büyük bir vartadır. Ezcümle: Sathiyet-i arz ve deveran-ı şems onlarca bedihiyat-ı hissiyeden sayılırdı.
Tenbih:
Şu gibi meseleler, müstakbeldeki nazariyata kıyas olunmaz. Zira müstakbele ait olan şeylere hiss-i zâhir taalluk etmediği için iki ciheti de muhtemeldir. İtikad olunabilir. İmkân derecesindedir. İtminan kabildir. Onun hakk-ı sarîhi tasrih etmektir. Lâkin hînâ ki hissin galatı bizim "ma nahnü fîh"imizi imkân derecesinden bedahete, yani cehl-i mürekkebe çıkardı. Onun nazar-ı belâgatta hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise ibham ve ıtlaktır. Tâ ezhan müşevveş olmasınlar. Fakat hakikate telvih ve remiz ve îma etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle davet etmek lâzımdır. Nasıl ki şeriat-ı garra öyle yapmıştır.
Yahu ey birader! İnsaf mıdır, taharri-i hakikat böyle midir ki sen irşad-ı mahz ve ayn-ı belâgat ve hidayetin mağzı olan şeyi, irşada münafî ve mübayin tevehhüm edesin? Ve belâgatça ayn-ı kemal olan şeyi noksan tahayyül edesin?
Yâ eyyühe'l-hoto! Acaba senin zihn-i sakîminde belâgat o mudur ki ezhanı tağlit ve efkârı teşviş ve muhitin müsaadesizliği ve zamanın adem-i i'dadından ezhan müstaid olmadıkları için ukûle tahmil edilmeyen şeyleri teklif etmektir? Kellâ!
كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ
bir düstur-u hikmettir. İstersen mukaddimata müracaat et bâhusus Birinci Mukaddime'de iyi tefekkür et!
İşte bazı zevahiri, delil-i aklînin hilafına göstermek olanüçüncü noktaya cevap:
Birinci Mukaddime'de tedebbür et, sonra bunu da dinle ki Şâri'in irşad-ı cumhurdan maksud-u aslîsi: İspat-ı Sâni'-i Vâhid ve nübüvvet ve haşir ve adalette münhasırdır. Öyle ise Kur'an'daki zikr-i ekvan, istitradî ve istidlal içindir. Cumhurun efhâmına göre sanatta zâhir olan nizam-ı bedî' ile nazzam-ı hakiki olan Sâni'-i Zülcelal'e istidlal etmek içindir. Halbuki sanatın eseri ve nizamı her şeyden tezahür eder. Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı aslîye taalluk etmez.
Tenbih:
Mukarrerdir ki delil, müddeadan evvel malûm olması gerektir. Bunun içindir ki bazı nususun zevahiri, ittizah-ı delil ve istînas-ı efkâr için cumhurun mutekadat-ı hissiyelerine imale olunmuştur. Fakat delâlet etmek için değildir. Zira Kur'an, âyâtının telâfifinde öyle emarat ve karaini nasbetmiştir ki o sadeflerdeki cevahiri ve o zevahirdeki hakikatleri ehl-i tahkike parmakla gösterir ve işaret eder.
Evet "Kelimetullah" olan Kitab-ı Mübin'in bazı âyâtı, bazısına müfessirdir. Yani bazı âyâtı, ehavatının mâfi'z-zamirlerini izhar eder. Öyle ise bazıları diğer bir ba'za karine olabilir ki mana-yı zâhirî murad değildir.
Vehim ve Tenbih:
Eğer istidlalin makamında denilse idi ki: Elektriğin acayibi ve cazibe-i umumiyenin garaibi ve küre-i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyade olan anâsırın imtizac-ı kimyeviyelerini ve şemsin istikrarıyla beraber suriye olan hareketini nazara alınız, tâ Sâni'i bilesiniz! İşte o vakit delil olan sanat, marifet-i Sâni' olan neticeden daha hafî ve daha gamız ve kaide-i istidlale münafî olduğundan bazı zevahiri, efkâra göre imale olunmuştur. Bu ise ya müstetbeü't-terakib kabilesinden veya kinaî nevinden olduğu için medar-ı sıdk ve kizb olmaz. Mesela قَالَ lafzındaki elif, eliftir. Aslı vav olsa kâf olsa ne olursa olsun tesir etmez.
Ey birader, insaf et! Acaba şu üç nokta-i itiraz, cemi' a'sarda cemi' insanların irşadları için inzal olunan Kur'an'ın i'cazına en zâhir delil değil midir? Evet
وَالَّذ۪ى عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ الْمُعْجِزَ اِنَّ نَظَرَ الْبَش۪يرِ النَّذ۪يرِ وَ بَص۪يرَتَهُ النَّقَّادَةَ اَدَقُّ وَ اَجَلُّ وَ اَجْلٰى وَ اَنْفَذُ مِنْ اَنْ يَلْتَبِسَ اَوْ يَشْتَبِهَ عَلَيْهِ الْحَق۪يقَةُ بِالْخَيَالِ وَاِنَّ مَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰى وَ اَعْلٰى وَ اَنْزَهُ وَ اَرْفَعُ مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ اَوْ يُغَالِطَ عَلَى النَّاسِ (*)
Neam, hayalin ne haddi vardır ki nur-efşan olan nazarına karşı kendini hakikat gösterebilsin. Evet, mesleği nefs-i hak ve mezhebi ayn-ı sıdktır. Hak ise tedlis ve tağlit etmekten müstağnidir.
s. 124 (*) Dikkat lâzımdır.
s. 131 (*) Şu Arabiyyü'l-ibare iki mezheb-i bâtılın reddine işarettir.