Muhâkemat · s. 77
BEŞİNCİ MESELE
Kelâmın servet ve vüs'ati ise –nasıl suret-i terkip, nefs-i maksadı gösterir, öyle de– müstetbeatının telmihatıyla ve esalibin işaratıyla garazın levazım ve tevabiini göstermek ve ihtizaza getirmektir.
Zira telmih ve işaret ise sakin olan hayalatı ihtizaza ve sâkit olan cevanibini söylettirmekle kalplerin en uzak köşelerindeki istihsanı ve alkışlamayı tehyic etmeye büyük bir esastır. Evet, telmih ve işaret ise yolun etrafını temaşa ile tenezzüh etmek içindir. Kasd ve talep ve tasarruf için değildir. Demek, mütekellim onda mes'ul olmaz. Eğer istersen bu beyitlerin içlerine gir, bir derece seyre şâyan noktalar vardır:
İşte çal olan atına binmiş, nâzenin karşısında gençlenmek isteyen ihtiyar babanın sakalının içine bak, belâgatın çok anahtarlarını bulacaksın. Al kapıları aç, işte:
قَالَتْ كَبِرْتَ وَ شِبْتَ قُلْتُ لَهَا
هٰذَا غُبَارُ وَقَايِعِ الدَّهْرِ
Yani dedi: "İhtiyar oldun." Dedim: "Değildir, belki mesaib-i dehrin gürültüsünden ayakları altında çıkıp sakalıma konmuş bir beyaz gubardır."
Hem de:
وَلَا يُرَوِّعْكِ ا۪يمَاضُ الْقَت۪يرِ بِه۪
فَاِنَّ ذَاكَ ابْتِسَامُ الرَّاْىِ وَالْاَدَبِ
Yani sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zira nur-u mütecessim gibi dimağdan erimiş, sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.
Hem de:
وَعَيْنُكَ قَدْ نَامَتْ بِلَيْلِ شَب۪يبَةٍ
فَلَمْ تَنْتَبِهْ اِلَّا بِصُبْحِ مَش۪يبٍ
Yani gece gibi gençlikte gözün nevm-i gaflette dalmış ancak subh- misal olan sakalın beyazıyla uyanabildi.
Hem de:
وَكَاَنَّمَا لَطَمَ الصَّبَاحُ جَب۪ينَهُ
فَاقْتَصَّ مِنْهُ وَخَاضَ ف۪ى اَحْشَائِه۪
Yani ciriti istemek yolunda sabah, atımın yüzüne yed-i beyzasıyla bir tokat vurdu. Atım dahi kısasını almak için tayyar olan subha erişti, yere vurdu, içinde dört ayağıyla gezindi. Demek atım çal'dır.
Hem de:
كَاَنَّ قَلْب۪ى وُشَاحَاهَا اِذَا خَطَرَتْ
وَقَلْبَهَا قُلْبُهَا فِى الصَّمْتِ وَالْخَرَسِ
Yani kalbim maşukumun kemeri gibi hareket ve hışhış etmekte; onun kalbi ise onun bileziği gibi sükûn ve sükûttadır. Demek beli ince, bileği kalın olduğu gibi; kalbim müştak, onun kalbi müstağnidir.
Demek hüsün ve aşkı ve istiğnayı ve iştiyakı bir taş ile vurmuştur.
Hem de:
وَاَلْقٰى بِصَحْرَاءِ الْغَب۪يطِ بَعَاعَهُ
نُزُولَ الْيَمَانِىِّ ذِى الْعِيَابِ الْمُحَمَّلِ
Yani tacir-i Yemenî gibi yağmurdan gelen sel; yüklerini, eskallerini gabît sahrasına attı. Nasıl ki bir tüccar akşamda bir köye gelse gecede köylüler rengârenk eşyalarını satın alsalar, sabahleyin herkes bir renk ile süslenmiş olduğu halde evinden çıkıyor. Hattâ köyün çobanı dahi kırmızı bir mendili bağlıyor. Öyle de sel, sahraya yükünü attığı gibi ticaret-i hafiyeye benzer imtizacat-ı kimyeviye ile çiçeklerin nâzeninlerine güya rengârenk elbise alınır, dikilir. Hattâ çiçeklerin çobanı ıtlakına şâyan olan kefne(*) başını kırmızılaştırıyor.
Hem de:
غَارَ الْوَفَاءُ وَفَاضَ الْغَدْرُ وَانْفَرَجَتْ
مَسَافَةُ الْخُلْفِ بَيْنَ الْقَوْلِ وَالْعَمَلِ
Yani vefa, gavr-ı in'idama çekildi; tufan-ı gadir feverana başladı. Kavl ve amel ortasında uzun bir mesafe açıldı.
Uzağa gitmek istemiyorsan bu makalenin bir parça mâkabline nazar et, bu meseleye numune olmak için çok parçaları bulacaksın. Ezcümle: "Âyâtın delail-i i'cazının miftahı ve esrar-ı belâgatının keşşafı yalnız belâgat-ı Arabiyedir. Felsefe-i Yunaniye değildir."
Veyahut makale-i ûlâda olan mesele-i ûlânın hâtimesindeki işarete bak. İşte "Hilkat denilen şeriat-ı fıtriye, meczup ve misafir olan küre-i arza farz etmiştir ki şemse iktida eden yıldızların safında durmak, şüzuz etmemek… Zira zemin zevciyle beraber اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ demişlerdir. Taat ise cemaatle daha ahsendir."
Şimdi teemmül et! Bu misaller, karşı ve arkalarından öyle makamatı gösterir ki arkalarından başka makamat hayal meyal gibi başını çıkarıyor.
s. 79 (*) Dikenli, ihrak edilir bir dağ mahsulüdür.