Sikke-i Tasdiki Gaybî · s. 200
Hem aynı günde, bir parça tereyağı –biz de Üstadımız da bunun bereketini hissediyorduk– bittiği dakikada onun miktarına tevafuk edip zannımızca aynı yerden, aynı miktar, aynı zamanda geldiği gibi hem buralarda köylerde, kül içinde yapılan bir çörek, Üstadımızın hoşuna gittiği için sabah akşam ondan yiyip ve on beş gün devam eden ve bittiği aynı günde, aynı çörekten, onun akrabasından birisi getirdi. Bu tevafukun hatırı için geri çevirmedi, kabul etti. Gözümüzle bu latîf tevafuktaki şirin inayat-ı İlahiyenin cüz'î cilvelerini gördük ve anladık ki kör tesadüf işimize karışmıyor.
Manidar tevafuk, Risale-i Nur'un kelimatında ve hurufatında olduğu gibi ona temas eden harekât ve ef'alde dahi manidar tevafuklar var. İnayete temas ettiği için en cüz'î bir şey de olsa kıymeti büyüktür. Böyle uzun yazmak ve ziyade ehemmiyet vermek israf olmaz. Çünkü manası olan inayet ve iltifat-ı rahmet muraddır. Ve o bahis de manevî bir şükürdür. Risale-i Nur şakirdlerinden
Emin, Feyzi
Risale-i Nur eczalarını mahkemeden alıp bana getirip teslim eden Hâfız Mustafa'ya hitaptır
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ
Sen binler safalarla geldin, beni ebedî minnettar ettin. Ve sadık arkadaşların ile Risale-i Nur'un serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymettardır, değil yalnız bizi ve Risale-i Nur şakirdlerini belki bu memleketi belki âlem-i İslâm'ı manen minnettar ettiniz ki ehl-i imanın imdadına yetişmeye Risale-i Nur'un yolunu serbestçe açtınız. Ben, bir seneden beri seni ve seninle beraber Risale-i Nur'un bu serbestiyetine çalışanları, Hâfız Ali ve Hüsrev gibi Risale-i Nur'un kahramanlarıyla beraber manevî kazançlarıma ve dualarıma şerik etmişim hem devam edecek. Buraya kadar yoldaki her bir dakika, bir gün hizmette bulunmak gibi beni minnettar eyledin.
Hâkim-i âdil namını alan malûm zatı ve lehimizde onunla beraber çalışanları, bu hakiki adalete hizmetleri için âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Altı yedi aydır onları da aynen manevî kazançlarıma şerik ediyorum. Bana teslim ettikleri Risalelerin bir kısmını, kardeşlerime cevap vereceğim, bütününü yazsınlar, onlara hediye edeceğim. Çünkü onlar, Risale-i Nur'un bundan sonraki hizmetine tam hissedardırlar.
Bu meselede ben, Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip bütün emvatını ve ehl-i imanın hayatta olanlarını hem kendim hem Risale-i Nur'un talebeleri, manevî kazançlarımıza hissedar etmeye karar verdik. Denizli Hapishanesini de bir imtihan medresemiz telakki ediyoruz.
Ve bizimle alâkadar hem Denizli'de hem hapsinde umumuna ve hususuna ve tam adaletini gördüğümüz mahkeme heyetine çok selâm ve dualar ederiz.
Said Nursî
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Beşinci Nokta: Risale-i Nur, bu Anadolu memleketine belaların def'ine ehemmiyetli bir vesiledir. Sadaka nasıl belayı def'ediyor, onun intişarı ve okunması küllî bir sadaka nevinde semavî ve arzî belaların def'ine vesile olduğu çok emareler ve çok hâdiselerle tebeyyün etmiş. Hattâ Kur'an'ın işaretiyle tahakkuk etmiş. Ve yazmasını ve intişarını men'etmek zamanlarında dört defa zelzelelerin başlaması ve intişarıyla durmaları ve Anadolu'da ekser yerlerde okunması, Harb-i Umumî'nin Anadolu'ya girmemesine bir vesile olduğu Sure-i Ve'l-Asr işaret ettiği halde, bu iki ay kuraklık zamanında mahkemenin Risale-i Nur'un beraetine ve vatana menfaatli olduğuna dair kararını Mahkeme-i Temyiz tasdik ederek tam bir serbestiyetle Risale-i Nur'un intişarı ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men'edilmesi ve mahkemedeki risaleleri sahiplerine iade edildiği halde, bizi de o cihetçe konuşmaktan men'etmeleri cihetiyle, belaların def'ine vesile olan bu küllî sadaka-i maneviye belaya karşı çıkamadı, günahımız neticesi kuraklık başladı.
Biz Risale-i Nur şakirdleri dünyaya çok ehemmiyet vermediğimizden, dünyaya yalnız Risale-i Nur için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz. İşte Denizli'de mahkemeye verilen cüz'î bir kısım Risale-i Nur, sahiplerine iadesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zatlar yazmaya başlamaları aynı vakitte, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı fakat Risale-i Nur'un serbestiyeti cüz'î olmasından rahmet dahi cüz'î kaldı. İnşâallah yakında benim de risalelerim iade edilecek, tam serbest ve intişarı küllîleşecek ve rahmet dahi tam olacak.(Hâşiye)
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَطَرِ ف۪ى لَيْلَةِ الرَّغَائِبِ
Aziz kardeşlerim!
Size iki pusulayı Leyle-i Regaibden altı saat evvel yazdım. "Hizb-i Nuriye" ve Hüsrev'in kâğıdı ile teslimden sonra, kat'iyen benim kanaatimde bir nevi mu'cize-i Ahmediye olarak, iki aydan beri mütemadiyen kuraklık ve yağmursuzluk ve her tarafta daima namazlardan sonra pek çok duaların akîm kaldığı ve herkes meyusiyetinden derd-i maişet endişesiyle kalben ağlarken, birden Leyle-i Regaib –bütün ömrümde hiç işitmediğim ve başkaları da işitmediği– üç saatte yüz defa belki fazla tekrarla melek-i ra'dın bu yüksek ve şiddetli tesbihatıyla öyle bir rahmet yağdı ki en muannide dahi Leyle-i Regaibin kudsiyetini ve Hazret-i Risalet'in bir derece, bir cihette âlem-i şehadete teşrifinin umum kâinatça ve bütün asırlarda nazar-ı ehemmiyette ve Rahmeten li'l-âlemîn olduğunu ispat etti ve kâinat o geceyi alkışlıyor diye gösterdi.
Acaba dualarımızda Isparta bu memleketle beraberdi, bu yağmurda hissesi var mı, merak ediyorum. Şimdiye kadar çok emarelerle Risale-i Nur bir vesile-i rahmet olmasından, bu rahmet îma eder ki herhalde bir fütuhatı perde altında vardır ve belki serbestiyetine bir
işarettir. (Hâşiye) Hem burada Lem'aların verdikleri iştiyak cihetiyle yazıcıların çoğalması, inşâallah bir nevi makbul dua hükmüne geçti. Risale-i Nur talebeleri namına Evet, Evet
Mehmed, Ceylan
Duanıza muhtaç kardeşiniz
Said Nursî
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Leyle-i Mi'racın, aynı Leyle-i Regaib gibi hiç inkâr edilmez bir tarzda, bir nevi mu'cize-i Ahmediye gibi bir kerametini ve kâinatça hürmetini gözümüzle gördük. Şöyle ki:
Nasıl evvelce yazdığımız gibi iki ay kuraklık içinde burada hiç yağmur gelmediği, güya Leyle-i Regaibi bekliyor gibi o mübarek gecenin gelmesiyle emsalsiz bir gürültü ile kudsiyetini burada gösterdiği gibi; aynen öyle de o geceden beri buraya bir katre yağmur düşmediği halde, yirmi günden sonra aynen Mi'rac Gecesi birdenbire öyle bir rahmet yağdı ki dinsizlerde şüphe bırakmadı ki Sahibü'l-mi'rac, Rahmeten li'l-âlemîn olduğu gibi onun Mi'rac Gecesi de bir vesile-i rahmettir. Hem ehl-i imanın imanlarını kuvvetlendirdiği gibi meyusiyetlerini de bir derece izale etti.
Hal-i âlemi bilmiyorum fakat hissediyorum ki: Ehl-i iman hem haricî birkaç tarafta tazyikat hem dâhilî endişeler ve kuraklıktan gelen derd-i maişet ve nokta-i istinadı dünyaca bulamamaktan ehemmiyetli bir meyusiyetin tesiriyle, hattâ ibadete karşı bir fütur gelmişti. Birden Mi'rac
Gecesi, burada kerametiyle Leyle-i Regaibin kerametini takviye ederek ehl-i imana bildirdi ki: "Siz sahipsiz değilsiniz. Kâinat kabzasında bulunan bir zatın, âleme rahmet gönderdiği bir istinadgâhınız vardır." diye meyusiyet ve endişelerini kısmen izale eyledi.
Hem Risale-i Nur'un bir silsile-i kerametini teşkil eden tevafuk, bu hâdisede hiç tesadüfe havale edilmez bir tarzda üç dört tevafukla, Leyle-i Mi'rac ve Leyle-i Regaib hürmetlerinde Risale-i Nur'un da bir hissesi var olduğunu gördük.
Birinci tevafuk: İptida ve intiha-i terakkiyat-ı hayat-ı Ahmediyenin unvanları olan Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi'rac bu kuraklık zamanında kesretli rahmette tevafuklarıdır.
İkinci tevafuk: Bugünlerde Hüsrev'in tevafuklu yazdığı Mi'rac Risalesi'ni burada Risale-i Nur talebeleri şevke gelip aynen tevafukunu, hattâ yedi "fakat, fakat, fakat" kelimelerinin parlak tevafukunu gösteren nüshaları yazdılar, bitirdiler. Ben de tashih ediyordum, başkaları da okuyordular. Birden Mi'rac Gecesi kesretli rahmeti ile gelmesi, Risale-i Nur'un yazılması ve Hüsrev'in Mi'rac Risalesi ve intişarı dahi bir vesile-i rahmet olduğunu talebelerine bir kanaat verdi.
İki üç tevafuk daha var. Bize kat'î kanaat veriyor ki tesadüf içinde yoktur. Doğrudan doğruya bu muannid zamanda şeair-i İslâmiyenin ehemmiyetlerini göstermeye bir işarettir.
Umum kardeşlerime selâm ve mi'raclarını tebrik ederim.
اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى
Kardeşiniz
Said Nursî
Evet, Üstadımızı tasdik ediyoruz.
Mehmed, Mehmed, Osman, İbrahim,
Ceylan, Hayri vs.
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Bir sual: "Tevafukla bu keramet nasıl kat'î sabit oluyor?" diye kardeşlerimizden birisinin sualine küçük bir cevaptır.
Elcevap: Bir şeyde tevafuk olsa küçük bir emare olur ki onda bir kasd var, rastgele bir tesadüf değil. Ve bilhassa bir tevafuk birkaç cihette olsa o emare tam kuvvetleşir. Ve bilhassa yüz ihtimal içinde iki şeye mahsus ve o iki şey birbiriyle tam münasebettar olsa o tevafuktan gelen işaret sarîh bir delâlet hükmüne geçer ki bir kasd ve irade ile ve bir maksat için o tevafuk olmuş, tesadüfün ihtimali yok.
İşte bu mesele-i mi'raciye de aynen böyle oldu. Doksan dokuz gün içinde yalnız Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi'raca yağmur ve rahmetin tevafuku ve o iki gece ve güne mahsus olması, daha evvel ve daha sonra olmaması ve ihtiyac-ı şedidin tam vaktine muvafakatı ve Mi'raciye Risalesi'nin burada çoklar tarafından şevk ile kıraat ve kitabet ve neşrine rast gelmesi ve o iki mübarek gecenin birbiriyle birkaç cihette tevafuk etmesi ve mevsimi olmadığı halde acib gürültülerle, sönmeyecek maddî manevî zemin gürültüleriyle feryatlarına tehditkârane ve tesellidarane tevafuk etmesi ve ehl-i imanın meyusiyetinden teselli aramalarına ve dalaletin savletinden gelen vesvese ve zafiyete karşı kuvve-i maneviyenin takviyesini istemelerine tam tevafuku vebu geceler gibi şeair-i İslâmiyeye karşı hürmetsizlik edenlerin hatalarına bir tekdir olarak kâinat bu gecelere hürmet eder, neden siz etmiyorsunuz, diye manasında, kesretli rahmetle şeair-i İslâmiyeye karşı, hattâ semavat ve feza-yı âlem hürmetlerini göstermekle tevafuk etmesi, zerre miktar insafı olan bilir ki bu işte hususi bir kasd ve irade ve ehl-i imana hususi bir inayet ve merhamettir, hiçbir cihetle tesadüf ihtimali olamaz.
Demek hakikat-i mi'rac, bir mu'cize-i Ahmediye (asm) ve keramet-i kübrası olduğu ve mi'rac merdiveni ile göklere çıkması ile Zat-ı Ahmediye'nin (asm) semavat ehline ehemmiyetini ve kıymetini gösterdiği gibi; bu seneki mi'rac da zemine ve bu memleket ahalisine kâinatça hürmetini ve kıymetini gösterip bir keramet gösterdi. Duanıza muhtaç kardeşiniz
Said Nursî
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Bizim kat'iyen şek ve şüphemiz kalmadı ki bu hizmetimizin neticesi olan Risale-i Nur'un serbestiyetini değil yalnız biz ve bu Anadolu ve âlem-i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor; belki kâinat dahi memnun olup cevv-i sema ve feza-yı âlem alkışlıyor ki üç dört ayda bir yağmura şiddet-i ihtiyaç varken gelmedi, yalnız Ankara teslim kararına tevafuk eden Leyle-i Regaibdeki emsalsiz ve gürültülü rahmetin gelmesi ve Denizli'de mahkemenin bilfiil teslimine karar vermesi, yine Leyle-i Mi'racda aynen Risale-i Nur'un bir rahmet olduğuna işareten Leyle-i Regaibe tevafuk ederek kesretle melek-i ra'dın alkışlamasıyla ve rahmetin Emirdağı'nda gelmesi, o teslim kararına tevafuk etmesi ve bir hafta sonra demek Denizli'de vekillerimizin eliyle alınması hengâmlarında yine aynen Leyle-i Mi'raca ve Leyle-i Regaibe tevafuk ederek aynen onlar gibi şaban-ı şerifin bir cuma gecesinde kesretli rahmet ve yağmurun bu memlekette gelmesi onlara tevafuklarıyla kat'î kanaat verir ki Risale-i Nur'un müsaderesine ve hapsine dört zelzelelerin tevafuku küre-i arzca bir itiraz olduğu gibi bu Emirdağı memleketinde dört ay zarfında yalnız üç cuma gecesinde –ki biri Leyle-i Regaib ve biri Leyle-i Mi'rac, biri de şaban-ı muazzamın birinci cuma gecesinde– rahmetin kesretle gelmesi ve Risale-i Nur'un da serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevafuk etmesi; küre-i havaiyenin bir tebriği, bir müjdesidir ve Risale-i Nur dahi manevî bir rahmet bir yağmur olduğuna kuvvetli bir işarettir.
Ve en latîf bir emare de şudur ki dün birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi, pencereye vurdu. Biz uçurmak için işaret ettik, gitmedi. Mecbur olduk, dedim: "Pencereyi aç, o ne diyecek?" Girdi durdu tâ bu sabaha kadar; sonra o odayı ona bıraktık, yatak odama geldim. Bu sabah çıktım, kapıyı açtım; yarım dakikada döndüm. Baktım "Kuddüs Kuddüs" zikrini yapan bir kuş odamda gördüm. Gülerek dedim: "Bu misafir ne için geldi?" Tam bir saat bana baktı, uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum, bir saat bana baktı. Ekmek bıraktım, yemedi. Yine kapıyı açtım çıktım, yarım dakikada geldim; o misafir de kayboldu.
Sonra bana hizmet eden çocuk geldi, dedi ki: "Ben bu gece gördüm ki merhum Hâfız Ali'nin (rh) kardeşi yanımıza gelmiş." Ben de dedim: Hâfız Ali ve Hüsrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek. Aynı günde, iki saat sonra çocuk geldi dedi: "Hâfız Mustafa geldi." Hem Risale-i Nur'un serbestiyetinin müjdesini hem mahkemedeki kitaplarını
da kısmen getirdi hem serçe kuşunun ve benim rüyamın hem kuddüs kuşunun tabirini ispat etti ki tesadüf olmadığını gösterdi.
Acaba emsalsiz bir tarzda hem serçe kuşu acib bir surette hem kuddüs kuşu garib bir surette gelip bakması, sonra kaybolması ve masum çocuğun rüyası tam tamına çıkması hem Risale-i Nur'un Hâfız Ali gibi bir zatın eliyle buraya gelmesinin aynı zamanına tevafuku hiç tesadüf olabilir mi? Hiçbir ihtimali var mı ki bir beşaret-i gaybiye olmasın?(Hâşiye)
Evet bu mesele, küçük bir mesele değil; kâinat ve hayvanat ile dahi alâkadardır. Evet, Risalei'n-Nur serbestiyetinden ben Risale-i Nur'un bir şakirdi olmak itibarıyla, kendi hisseme düşen bu kâr ve neticeyi, binler altın lira kadar kazancım var kanaat ediyorum. Başka yüz binler Risale-i Nur şakirdleri ve takviye-i imana muhtaç ehl-i imanın istifadeleri buna kıyas edilsin.
Evet, dinin ve şeriatın ve Kur'an'ın yüzden ziyade tılsımlarını, muammalarını hall ve keşfeden ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden ve mi'rac ve haşr-i cismanî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur'an hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid feylesoflara ve zındıklara karşı güneş gibi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur eczaları, elbette küre-i arzı ve küre-i havaiyeyi kendi ile alâkadar eder ve bu asrı ve istikbali kendi ile meşgul edecek bir hakikat-i Kur'aniyedir ve ehl-i iman elinde bir elmas kılınçtır.
اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى
Emirdağı'nda kardeşiniz
Said Nursî
s. 202 (Hâşiye) Hem aynen öyle oldu, biz gördük.
s. 203 (Hâşiye) Sonra tahakkuk etti ki aynı zamanda hem fütuhatı hem serbestiyeti perde altında tahakkuk etmiş.
s. 207 (Hâşiye) Hem bu kuşların Risale-i Nur'la alâkadarlıklarını teyid eden çok emareler var. Ezcümle: O kuşların alâkadarlığını gösteren mektup Milas'a gittiği aynı vakitte garib bir tarzda kuddüs kuşu o mektubun mealini vaziyetiyle teyid ettiği gibi; aynı mektup İnebolu'da geceleyin okunurken büyük bir gece kuşu hârika bir tarzda pencereye gelip kanadıyla vurup durup dinlemesi; aynı mektup Sava'da okunurken bir defa iki çekirge üstüne gelip durup neticeye kadar durmaları; bir defa da serçe ve bülbül kuşları aynı mektubun okunmasında pervane gibi uçup alâkadarlık göstermeleri ve Isparta'da Hüsrev'in evinde aynı mektup okunurken bülbül kuşu hilaf-ı âdet salona gelmesi, alâkadarlığını göstermesi gibi çok emareler, bu keramet-i Nuriyeyi teyid ediyor.