Risale-i Nur

Sikke-i Tasdiki Gaybî · s. 32

SAYFA 32

Ben namaz tesbihatının âhirinde, otuz üç defa kelime-i tevhid zikrederken, birden kalbime geldi ki: Hadîs-i şerifte "Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer." Risaletü'n-Nur'da o saat var; çalış, o saati bul, ihtar edildi.

Âdeta ihtiyarsız bir surette, Kur'an'ın âyetü'l-kübrasının iki tefsiri olan iki Âyetü'l-Kübra Risalelerinden mülahhas tefekkürî bir tekellüm, tam bir saat devam etti. Baktım; size gönderdiğim Âyetü'l-Kübra Risalesi'nin Birinci Makamı'nın hülâsasından müntehab güzel bir sırrını hülâsa ile Yirmi Dokuzuncu Lem'a-i Arabiye'den müstahrec nurlu, tatlı fıkralardan terekküp ediyor. Ben, kemal-i lezzetle, her gün tefekkürle okumaya başladım. Birkaç gün sonra hatırıma geldi ki: Madem Risale-i Nur bu zamanın bir mürşididir, talebelerine bir vird-i ekber olabilir diye kaleme aldım. Ve bütün risalelerin hususi menbaları, madenleri olan binden ziyade âyât-ı Kur'aniyeyi, kendi Kur'an'ımda evvelce işaretler koyup bir Hizb-i A'zam-ı Kur'anî yapmak niyet ettim.

Şimdi bu hizb-i a'zam ve bu vird-i ekber, Risale-i Nur mensuplarına bazı eyyam-ı mübarekede okunması için bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşâallah bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıtlarını tefhim için vakit bulsam gayet kısa hâşiye gibi bir şey yazacağım.

Umum kardeşlerime ve hizmet-i Kur'aniyede bütün arkadaşlarıma hasret ve iştiyakla binler selâm…

Said Nursî

Emin ve Tahsin ve Hilmi'nin Bir Fıkrasıdır

(Yirmi Yedinci Mektup'un fıkraları içine girmeye münasip görüldü.)

Bugünlerde ziyade bir hassasiyetle risalelere bakıldığından, inayetin himayeti dahi bir nevi hassasiyetle ikramını gösterdi. Gayet cüz'î bir numunesi şudur ki:

Risale-i Nur şakirdlerine, maişet cihetinde bir ikram-ı İlahî ve küçük fakat şâyan-ı hayret ve gayet latîf bir tevafuk, bir vakıadır. Risaletü'n-Nur

SAYFA 33

hizmetinin şüphesiz bir kerametidir. Evet, Risale-i Nur'un bir silsile-i kerametinin menbaı olan tevafuk, bu vakıada o cinsten altı adet tevafukatın ittifakı ise tesadüf ihtimalini köküyle keser diye hükmettik. Şöyle ki:

Birkaç günden beri Üstadımızın ziyaretine gitmediğimizden, kardeşim Emin ile beraber Üstadımızın ziyaretine gittik. İkindi vakti beraber namaz kıldıktan sonra bize emretti ki: "Size yemek yedireceğim, burada tayininiz var." Mükerreren "Yemezseniz bana dokuz zarar olur." dedi. "Çünkü yiyeceğinize karşı Cenab-ı Hak gönderecek."

Yemek yemekten affımızı rica etmiş isek de emretti: "Rızkınızı yiyin, bana gelir." Emrini kırmamak için lütuf buyurduğu tereyağı ve kabak tatlısını ekmekle yemeye başladık. Daha sofrada iken ümit edilmeyen bir vakitte ve bir tarzda ve aynı miktarda; bir adam geldi, elinde yediğimiz kadar taze ekmek, aynı yediğimiz miktarda (fındık kadar) tereyağı ve diğer elinde bize verilenin tam bir misli kabak tatlısı olarak kapıyı açtı. Artık taaccüb edilecek, hiçbir cihette tesadüfe mahal kalmayarak, Risaletü'n-Nur şakirdlerinin rızkındaki bereket-i Rabbaniyeyi gözümüzle gördük.

Üstadımız emretti: "İhsan on misli olacak. Halbuki bu ikram tamı tamına mislidir. Demek, tayin ciheti galebe etti. Tayin temini ise mizan ile olur."

Sonra aynı akşamda, sadaka ciheti dahi hükmünü gösterdi. Biz gördük ki ekmek on misli, tereyağı tatlısı o da on misli ve kabak tatlısı çok sevmediği için kabak, patlıcan turşusu on misli; me'mul hilafında, Risaletü'n-Nur'dan İkinci Şuâ'nın bir hafta mütalaasına mukabil bir manevî ücret olarak geldi, gözümüzle gördük. Demek, kabak tatlısının tatlılığı, tereyağın un helvasına girdi, kendisi turşuda kaldı.

Risale-i Nur şakirdlerinin hüsn-ü hizmetine acele bir mükâfat gördükleri gibi; hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini –Isparta'da olduğu gibi– burada dahi gözümüzle gördük. Pek çok vukuatından beş altısını beyan ediyoruz:

Birincisi: Ben –yani Tahsin– bir gün, yeni açtığımız dükkân meşgalesiyle bana emrolunan vazife-i Nuriyeyi tembellik edip yapamadım. Aynı vakitte şefkatli bir tokat yedim. Dükkânda otururken birisi bana geldi, tebdil edilmek için emanet olmak üzere yüz lira verdi. Bu paranın sahibine, Allah için bir hizmet yapmak üzere tebdil için maliye

SAYFA 34

sandığına gittim. Bu parayı sayarken aralarında bir kalp lira bulundu. Bu yüzden ifadeye, sual ve cevap ve muahezeye maruz kaldığım gibi evimizi de taharri etmek icab etti. Beni mahkemeye verdiler. Fakat terbiye ve şefkat tokadı olmak cihetiyle, yine Risaletü'n-Nur kerametini gösterdi, zararsız kurtulduk.

İkincisi: Üstadımıza ve Risaletü'n-Nur'a dört beş sene hizmet eden ve okutturan ve cidden taraftar bulunan bir zat, elinde dine ait bir gazete ile geldi. Risale-i Nur'un mesleğine muhalif bir cereyanın sahiplerine taraftarane bir tavır gösterdiği zaman, Üstadımın canı çok sıkıldı. Bir iki gün sonra şiddetli fakat şefkatli bir tokat yedi. Bir doktor ona dedi ki: "Eğer ameliyat yaptırmazsan yüzde yüz ölüm var." O da bilmecburiye ameliyat yaptırdı. Fakat şefkat ciheti imdada yetişerek çabuk kurtuldu.

Üçüncüsü: Bir memur, Risaletü'n-Nur'u kemal-i iştiyakla okurdu. Hem Üstad ile görüşmeye ve tam ders almaya çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken birden sebepsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yâr oldu ki şimdi tekrar okumaya şevk ile başladı.

Dördüncüsü: Ehemmiyetli bir zat Risaletü'n-Nur'u kemal-i takdir ile okur, yazardı. Birden sebatsızlık gösterdi, şefkatsiz bir tokat yedi. Gayet meftun olduğu refikası vefatla ve iki oğlu da başka yere gitmesiyle acınacak bir hale girdi.

Beşincisi: Dört senedir Üstadın çarşı işinde hizmetine bakan bir zat, birden sadakatini bırakıp mesleğini değiştirdi. Birden şefkatsiz bir tokat yedi. Bir senedir daha çekiyor.

Altıncısı: Bir hocaya ait bir hâdisedir. Belki helâl etmez. Biz de onu görmüyoruz. Tokadı şimdilik kaldı.

Bu vukuat nevinden hem çok var hem Risale-i Nur'a karşı kusura binaen tokat olduğundan kat'iyen şüphemiz kalmadı. Risale-i Nur şakirdlerinden

Emin, Tahsin, Hilmi

Evet, tasdik ediyorum

Said Nursî

SAYFA 35

Hem Risalei'n-Nur'un suhuletle intişarının bir kerametini, bu mektubu yazdığımız zamanda ve yemekteki keramet dakikasında gözümüzle gördük. Şöyle ki:

Ehemmiyetli yedi sekiz risale ve İşarat-ı Kur'aniye Şuâı'nı mühim bir mektupla beraber bir torbada ehemmiyetli bir kardeşimize bir şehre göndermiştik. Şoför o paketi düşürmüştü. Böyle bir zamanda böyle eserleri münafıklar, casuslar haber almadan emin bir el ile beş gün sonra elimize geçti. Kanaatimiz geldi ki bir inayet bizi himaye ediyor.

Hem Risalei'n-Nur'un hakkında inayet-i Rabbaniyenin latîf bir himayeti şudur ki: Karanlık bir vaziyette, korkutan bir zamanda, casusların ve taharri memurlarının tecessüsleri Üstadımızın menzilini sarması dakikasında, bir fare Üstadımızın bir çorabını aldı. Ne kadar aradık, hiçbir yerde bulamadık. O farenin yuvasını gördük. Kabil değil çorap oraya giremez. İki gün sonra gördük ki o hayvan o çorabı getirmiş öyle yere ki saklanmış, muhteviyatı unutulmuş olan mahrem mektupların ve evrakların tam yanında bırakılmış. Halbuki iki defa oraya bakmıştık, görememiştik. Hem o çorabı o yere getirmek, soba borusuna çıkıp yukarıdan olur. Gayet kurnaz ve zeki adam ancak o işi yapar. Hiçbir cihette tesadüf ihtimali kalmadığından Üstadımız dedi: "Bu mektupları oradan kaldıracağız." Biz onlara baktık, gerçi siyasetle alâkaları yoktur. Fakat vehham casuslar, aleyhimize habbeyi kubbe yapmaya ehemmiyetli bir vesile olurdu. Biz hem onları hem daha bahaneye medar olabilen başka şeyleri kaldırdık. O heyecanımızdan casuslar haber alıp anladılar ki hazırlandık. Daha hücum etmeden yalnız ikinci gün, Emin elinde bir torba ile menzile girdi. Tam arkasında karakol komiseri gizli, hissettirmeden girdi. Emin'in elinde kitaplar yerinde yoğurdu gördü, tavrını değiştirdi.

Elhasıl: Risaletü'n-Nur'un intişarına karşı gelen düşman ve casuslara mukabil bir tek fare çıktı, planlarını zîr ü zeber etti. EvetTevfik, EvetAhmed, EvetTahsin EvetHilmi, EvetFeyzi, EvetSaid Nursî

SAYFA 36

Aziz kardeşlerim!

Sizinle pek çok alâkadar ve görüşmeye çok müştakım ve vaziyetinizi bu soğuk kışta merak eder, hayalen sizin ile görüşürken bir iki nokta hatıra geldi, beyan ediyorum.

Birincisi: On Dokuzuncu Söz'ün âhirinde Kur'an'daki tekrarın ekser hikmetleri, Risale-i Nur'da dahi cereyan eder. Bilhassa ikinci hikmeti tam tamına vardır. O hikmet şudur ki:

Herkes Kur'an'a muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur'an'ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur'aniye ekser uzun surelerde dercedilerek her bir sure, bir Kur'an hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için haşir ve tevhid ve kıssa-i Musa (as) gibi bazı maksatlar tekrar edilmiş.

Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, ince hakaik-i imaniye ve kuvvetli hüccetler müteaddid risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış?

Sonra kat'î bir surette bildim ki:Herkes bu zamanda Risale-i Nur'a muhtaçtır. Fakat umumunu elde edemez. Etse de tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risalei'n-Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir. Ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu meseleleri ondan okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi o da mütalaasını tekrar eder.

İkinci Nokta: Âyetü'l-Kübra'dan çıkan "Vird-i Ekber" namındaki Arabî risaleciğin âhirinde, Risale-i Münâcat'ın başındaki âyetin tefsiri diye Arabî kısımları ilâve edilse, beraber okunsa iyidir. Biz de nüshamıza yazdık.

Üçüncüsü: Aziz kardeşlerim! Çok defa kalbime geliyordu "Neden İmam-ı Ali radıyallahu anh, Risaletü'n-Nur'a ve bilhassa Âyetü'l-Kübra Risalesi'ne ziyade ehemmiyet vermiş?" diye sırrını beklerdim. Lillahi'l-hamd o sır ihtar edildi. İnkişaf eden o sırra şimdilik yalnız kısa bir işaret ediyorum. Şöyle ki:

Risaletü'n-Nur'un mümtaz bir hâsiyeti, imanın en son ve en küllî istinad noktasını, kavî ve kat'î beyan edildiğinden bu hâsiyet Âyetü'l-Kübra Risalesi'nde fevkalâde parlak görünüyor. Bu acib asırda

SAYFA 37

mübareze-i küfür ve iman, en son nokta-i istinada sirayet ederek ona dayandırıyor.

Mesela, nasıl ki gayet büyük bir meydan muharebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sırada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı, en büyük ordusunun cihazat-ı muharribesini kendi taburuna imdat ve kuvve-i maneviyesini fevkalâde takviye için her vasıtayı istimal ederek ehl-i iman taburunun kuvve-i maneviyesini bozmak ve efradının tesanüdünü kırmak için her vesileyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinadgâhı kendine temayül ettirerek ihtiyat kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun her bir neferine karşı, cemiyet ve komitecilik ruhuyla mütesanid bir cemaat gönderir. Bütün bütün kuvve-i maneviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda Hızır gibi biri çıkar, der:

"Meyus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağ- lup olmaz muhteşem orduların, tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki dün- ya toplansa karşısına çıkamaz, kâinatı dağıtamayan onu dağıtamaz. Şim- dilik mağlubiyetin sebebi, bir cemaate ve bir şahs-ı manevîye karşı bir neferi göndermenizdir. Çalış ki her bir neferin, istinad noktaları olan dairelerden manen istifade ettiği kuvvetli kuvve-i maneviye ile bir şahs-ı manevî ve bir cemiyet hükmüne geçsin." dedi ve tam kanaat verdi.

Aynen öyle de ehl-i imana hücum eden ehl-i dalalet –bu asır cemaat zamanı olduğu cihetle– cemiyet ve komitecilik mâyesiyle bir şahs-ı manevî ve bir ruh-u habîs olmuş, Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avamın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an'ane ile gelen hissiyat-ı mütevâriseyi yandırıyor. Her bir Müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmaya meyusane çabalarken, Risalei'n-Nur (Risaletü'n-Nur) Hızır gibi imdada yetişti. Kâinatı ihata eden son ordusunu(Hâşiye) gösterip ve ondan mukavemetsûz maddî ve manevî imdat getirmek hizmetinde hârika bir emirber neferi olarak Âyetü'l-Kübra Risalesi'ni İmam-ı Ali (radıyallahu anh) keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş.

Temsildeki sair noktaları tatbik ediniz tâ o sırrın bir hülâsası görünsün.

Said Nursî

s. 37 (Hâşiye) Kâinatı dağıtmayan bir kuvvet o orduyu bozamaz.