Risale-i Nur

Lemalar · s. 103

SAYFA 103

İki Makamdır.

BİRİNCİ MAKAMI

İki sualin cevabıdır.

بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşim Re'fet Bey!

Sevr ve Hut'a dair sorduğun sualin bazı risalelerde cevabı vardır. O nevi suallere göre cevap Yirmi Dördüncü Söz'ün Üçüncü Dal'ında On İki Asıl namıyla on iki kaide-i mühimme beyan edilmiştir. O kaideler ehadîs-i Nebeviyeye dair muhtelif tevilata dair birer mihenktirler ve ehadîse gelen evhamı def'edecek mühim esaslardır. Maatteessüf şimdilik sünuhattan başka ilmî mesail ile iştigalime mani bazı haller var. Onun için sualinize göre cevap veremiyorum. Eğer sünuhat-ı kalbiye olsa bilmecburiye meşgul oluyorum. Bazen suallere, sünuhat tevafuk ettiği için cevap verilir, gücenmeyiniz. Onun için her bir sualinize lâyıkınca cevap veremiyorum. Haydi bu defaki sualinize kısa bir cevap vereyim.

SAYFA 104

Bu defaki sualinizde diyorsunuz ki: Hocalar diyorlar: "Arz, öküz ve balık üstünde duruyor." Halbuki arz, muallakta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var ve ne de balık?

Elcevap: İbn-i Abbas (ra) gibi zatlara isnad edilen sahih bir rivayet var ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdan sormuşlar: "Dünya ne üstündedir?" Ferman etmiş:

عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ

Bir rivayette bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş, diğer defada عَلَى الْحُوتِ demiştir.

Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyattan alınma ve eskiden beri nakledilen hurafevari hikâyelere bu hadîsi tatbik etmişler. Hususan Benî-İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-ü sâbıkada "Sevr ve Hut" hakkında gördükleri hikâyeleri, hadîse tatbik edip hadîsin manasını acib bir tarza çevirmişler.

Şimdilik bu sualinize dair gayet mücmelüç esas veüç vecih söylenecek.

Birinci Esas: Benî-İsrail ulemasının bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski malûmatları dahi onlarla beraber Müslüman olmuş, İslâmiyet'e mal olmuş. Halbuki o eski malûmatlarında yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslâmiyet'e ait değildir.

İkinci Esas: Teşbih ve temsiller, havastan avama geçtikçe, yani ilmin elinden cehlin eline düştükçe mürur-u zamanla hakikat telakki edilir.

Mesela, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben valideme dedim: "Neden ay böyle oldu?" Dedi: "Yılan yutmuş." Dedim: "Daha görünüyor?" Dedi: "Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler." Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve der idim ki: "Bu kadar hakikatsiz bir hurafe, validem gibi ciddi zatların lisanında nasıl geziyor?" diye düşünürdüm.

Tâ felekiyat fennini mütalaa ettiğim vakit gördüm ki: Validem gibi öyle diyenler, bir teşbihi hakikat telakki etmişler. Çünkü derecat-ı şemsiyenin medarı olan "mıntıkatü'l-buruc" tabir ettikleri daire-i azîme, menazil-i kameriyenin medarı bulunan mâil-i kamer dairesi birbiri üstüne geçmekle, o iki daire her biri iki kavis şeklini vermiş; o iki kavise

SAYFA 105

felekiyyun uleması latîf bir teşbih ile büyük iki yılan namı olan "tinnineyn" namını vermişler.

İşte o iki dairenin tekatu' noktasına, baş manasına "re's" diğerine kuyruk manasına "zeneb" demişler. Kamer re'se ve şems zenebe geldiği vakit felekiyyun ıstılahınca "haylulet-i arz" vuku bulur. Yani küre-i arz tam ikisinin ortasına düşer, o vakit kamer hasfolur. Sâbık teşbih ile "Kamer, tinninin ağzına girdi." denilir.

İşte bu ulvi ve ilmî teşbih, avamın lisanına girdikçe mürur-u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış.

İşte Sevr ve Hut namıyla iki büyük melek, bir teşbih-i latîf-i kudsî ile ve manidar bir işaretle Sevr ve Hut namıyla tesmiye edilmişler. Kudsî, ulvi lisan-ı nübüvvetten umumun lisanına girdikçe o teşbih hakikate inkılab etmiş, âdeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık suretini almışlar.

Üçüncü Esas: Nasıl ki Kur'an'ın müteşabihatı var, gayet derin meseleleri temsilat ile ve teşbihatla avama ders veriyor. Öyle de hadîsin müteşabihatı var, gayet derin hakikatleri me'nus teşbihatla ifade eder.

Mesela, bir iki risalede beyan ettiğimiz gibi: Bir vakit huzur-u Nebevîde gayet derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Yetmiş senedir yuvarlanıp bu dakikada cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür." Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: "Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü." Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın gayet beliğ temsilinin hakikatini ilan etti.

Senin sualin cevabına şimdilik üç vecih söylenecek.

Birincisi: Hamele-i arş ve semavat denilen melâikenin birinin ismi "Nesir" ve diğerinin ismi "Sevr" olarak dört melâikeyi, Cenab-ı Hak arş ve semavata saltanat-ı rububiyetine nezaret etmek için tayin ettiği gibi semavatın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi "Sevr" ve diğerinin ismi "Hut"tur. Ve o namı vermesinin sırrı şudur ki:

Arz iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek hem kumandan hem nâzır olduklarından, elbette balık taifesine ve öküz nevine

SAYFA 106

bir cihet-i münasebetleri bulunmak lâzımdır. Belki

وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misalde sevr ve hut suretinde temessülleri var.(Hâşiye)

İşte bu münasebete ve o nezarete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlukatına îmaen lisan-ı mu'cizü'l-beyan-ı Nebevî

اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ

demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar meseleleri hâvi olan bir hakikati, gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifade etmiş.

İkinci Vecih: Mesela, nasıl ki denilse: "Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?" Cevabında:

عَلَى السَّيْفِ وَ الْقَلَمِ

denilir. Yani "Asker kılıncının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adaletine istinad eder."

Öyle de küre-i arz madem zîhayatın meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevahil kısmının kısm-ı a'zamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevahil olmayan kısmının medar-ı taayyüşleri, ziraatla öküzün omuzundadır ve mühim bir medar-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğu gibi küre-i arz da öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zira ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder, Hâlık-ı Hakîm de arzı harap eder.

İşte Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, gayet mu'cizane ve gayet ulvi ve gayet hikmetli bir cevap ile:

اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ

demiş. Nev-i insanînin hayatı, ne kadar cins-i hayvanînin hayatıyla alâkadar olduğuna dair geniş bir hakikati, iki kelime ile ders vermiş.

Üçüncü Vecih: Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini, bir burç tabir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine rabtedecek farazî hatlar çekilse bir tek vaziyet hasıl olduğu vakit, bazı esed yani arslan suretini, bazı terazi manasına olarak

SAYFA 107

mizan suretini, bazı öküz manasına sevr suretini, bazı balık manasına hut suretini göstermişler. O münasebete binaen o burçlara o isimler verilmiş.

Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline küre-i arz geziyor. Öyle ise o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal daireler yerine, yerde arzın medar-ı senevîsinde küçük mikyasta o daireleri teşkil etmek gerektir. Şu halde buruc-u semaviye, arzın medar-ı senevîsinde temessül edecek. Ve o halde küre-i arz, her ayda buruc-u semaviyenin birinin gölgesinde ve misalindedir. Güya arzın medar-ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak, semavî burçlar onda temessül ediyor.

İşte bu vechile Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, sâbıkan zikrettiğimiz gibi bir defa عَلَى الثَّوْرِ bir defa عَلَى الْحُوتِ demiş. Evet, mu'cizü'l-beyan olan lisan-ı nübüvvete yakışır bir tarzda gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işareten bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş. Çünkü küre-i arz, o sualin zamanında Sevr Burcu'nun misalinde idi. Bir ay sonra yine sorulmuş عَلَى الْحُوتِ demiş. Çünkü o vakit küre-i arz, Hut Burcu'nun gölgesinde imiş.

İşte istikbalde anlaşılacak bu ulvi hakikate işareten ve küre-i arzın vazifesindeki hareketine ve seyahatine îmaen ve semavî burçlar, güneş itibarıyla muattal ve misafirsiz olduklarına ve hakiki işleyen burçlar ise küre-i arzın medar-ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden küre-i arz olduğuna remzen

عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ

demiştir.

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

Bazı kütüb-ü İslâmiyede sevr ve huta dair acib ve haric-i akıl hikâyeler, ya İsrailiyattır veya temsilattır veya bazı muhaddislerin tevilatıdır ki bazı dikkatsizler tarafından hadîs zannedilerek Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma isnad edilmiş.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

SAYFA 108

İKİNCİ SUAL: Âl-i Abâ hakkındadır.

Kardeşim, Âl-i Abâ hakkındaki cevapsız kalan sualinizin çok hikmetlerinden yalnız bir tek hikmeti söylenecek. Şöyle ki: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, giydiği mübarek abâsını, Hazret-i Ali (ra) ve Hazret-i Fatıma (r.anha) ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in (r.anhüma) üstlerine örtmesi ve onlara bu suretle

لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًا

âyetiyle dua etmesinin esrarı ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız vazife-i risalete taalluk eden bir hikmeti şudur ki:

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, gayb-aşina ve istikbalbîn nazar-ı nübüvvetle otuz kırk sene sonra sahabeler ve tabiînler içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtaz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşahede etmiş. Hazret-i Ali'yi (ra) ümmet nazarında tathir ve tebrie etmek ve Hazret-i Hüseyin'i (ra) taziye ve teselli etmek ve Hazret-i Hasan'ı (ra) tebrik etmek ve musalaha ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm faydasını ilan etmek ve Hazret-i Fatıma'nın zürriyetinin tahir ve müşerref olacağını ve Ehl-i Beyt unvan-ı âlîsine lâyık olacaklarını ilan etmek için o dört şahsa kendiyle beraber "Hamse-i Âl-i Abâ" unvanını bahşeden o abâyı örtmüştür.

Evet, çendan Hazret-i Ali (ra) halife-i bi'l-hak idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli olduğundan ümmet nazarında tebriesi ve beraeti, vazife-i risalet hasebiyle ehemmiyetli olduğundan, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, o suretle onu tebrie ediyor. Onu tenkit ve tahtie ve tadlil eden Haricîleri ve Emevîlerin mütecaviz taraftarlarını sükûta davet ediyor. Evet, Haricîler ve Emevîlerin müfrit taraftarları Hazret-i Ali (ra) hakkındaki tefritleri ve tadlilleri ve Hazret-i Hüseyin'in (ra) gayet feci ciğersûz hâdisesiyle Şîaların ifratları ve bid'aları ve Şeyheyn'den teberrileri, ehl-i İslâm'a çok zararlı düşmüştür.

İşte bu abâ ve dua ile Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, Hazret-i Ali (ra) ve Hazret-i Hüseyin'i (ra) mes'uliyetten ve ittihamdan ve ümmetini onlar hakkında sû-i zandan kurtardığı gibi Hazret-i Hasan'ı (ra) yaptığı musalaha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i risalet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fatıma'nın (r.anha) zürriyetinin nesl-i

SAYFA 109

mübareği, âlem-i İslâm'da Ehl-i Beyt unvanını alarak âlî bir şeref kazanacaklarını ve Hazret-i Fatıma (r.anha)

اِنّ۪ٓى اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

diyen Hazret-i Meryem'in validesi gibi zürriyetçe çok müşerref olacağını ilan ediyor.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ الطَّيِّب۪ينَ الطَّاهِر۪ينَ الْاَبْرَارِ وَعَلٰى اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِد۪ينَ الْمُكْرَم۪ينَ الْاَخْيَارِ اٰم۪ينَ

s. 106 (Hâşiye) Evet küre-i arz, bahr-i muhit-i havaîde bir sefine-i Rabbaniye ve nass-ı hadîsle âhiretin bir mezraası, yani fidanlık tarlası olduğundan, o camid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlahî ile intizam ile hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye "Hut" namı ve o tarlaya izn-i İlahî ile nezaret eden melâikeye "Sevr" ismi ne kadar yakıştığı zâhirdir.