Risale-i Nur

Mektubat · s. 370

SAYFA 370

ALTINCI MESELE

Sâlisen: Şeytanla münazara namındaki Birinci Mebhas'taki şeytanın mesleğine ait bazı tabirat çok galiz düşmüş. "Hâşâ, hâşâ!" kelimesiyle ve farz-ı muhal suretindeki kayıtlarla ta'dil edildiği halde, yine beni titretiyor. Sonra size gönderilen parçada bazı ufak tadilat vardı, nüshanızı onunla tashih edebildiniz mi? Fikrinizi tevkil ediyorum, o tabirattan lüzumsuz gördüklerinizi tayyedebilirsiniz.

Aziz kardeşim, o mebhas çok mühimdir. Çünkü ehl-i zındıkanın üstadı, şeytandır. Şeytan ilzam edilmezse onun mukallidleri kanmazlar. Kur'an-ı Hakîm, kâfirlerin galiz tabirlerini reddetmek için zikrettiğinden bana bir cesaret verildi ki bu şeytanî olan mesleğin bütün bütün çürüklüğünü göstermek için –farz-ı muhal suretinde– hizbü'ş-şeytanın efradı, mesleklerinin iktizasıyla kabul etmeye mecbur oldukları ve ister istemez manen meslek diliyle diyecekleri ahmakane tabiratlarını titreyerek istimal ettim. Fakat o istimal ile onları kuyu dibine sıkıştırıp meydanı baştan başa Kur'an hesabına zapt ettik, onların foyalarını meydana çıkardık.

Şu muzafferiyete, şu temsil içinde bak. Mesela, semavata başı temas etmiş pek yüksek bir minare ve o minarenin altında küre-i arzın merkezine kadar bir kuyu kazılmış farz ediyoruz. İşte ezanı umum memlekette umum ahaliye işitilen bir zat, minare başından tâ kuyu dibine kadar hangi mevkide bulunduğunu ispat etmek için iki fırka münakaşa ediyorlar.

SAYFA 371

Birinci fırka der ki: "Minare başındadır, kâinata ezan okuyor. Çünkü ezanını işitiyoruz; hayattardır, ulvidir. Çendan herkes onu o yüksek yerde görmüyor fakat herkes derecesine göre onu, çıktığı ve indiği vakit bir makamda, bir basamakta görür ve onunla bilir ki: O, yukarı çıkar ve nerede görünürse görünsün o, yüksek makam sahibidir."

Diğer şeytanî ve ahmak güruh ise der: "Yok, makamı minare başı değil; nerede görünürse görünsün, makamı kuyu dibidir."

Halbuki hiç kimse ne onu kuyu dibinde görmüş ve ne de görebilir. Faraza eğer taş gibi sakîl, ihtiyarsız olsaydı elbette kuyu dibinde bulunacaktı, birisi görecekti.

Şimdi bu iki muarız fırkanın muharebe meydanı, o minare başından tâ kuyu dibine kadar uzun bir mesafedir. Hizbullah denilen ehl-i Nur cemaati, yüksek nazarlı olanlara o müezzin zatı minare başında gösteriyorlar. Ve nazarları o dereceye çıkmayanlara ve kāsıru'n-nazar olanlara, derecelerine göre birer basamakta o müezzin-i a'zamı gösteriyorlar. Küçük bir emare, onlara kâfi gelir ve ispat eder ki: O zat, taş gibi camid bir cisim değil belki istediği vakit yukarı çıkar, görünür, ezan okur bir insan-ı kâmildir.

Diğer hizbü'ş-şeytan denilen güruh ise derler: "Ya minare başında herkese gösteriniz veyahut makamı kuyu dibidir." diye ahmakane hükmederler. Ahmaklıklarından bilmiyorlar ki: Minare başında herkese gösterilmemesi, herkesin nazarı oraya çıkmamasından ileri geliyor. Hem mugalata suretinde, minare başı hariç olarak bütün mesafeyi zapt etmek istiyorlar.

İşte o iki cemaatin münakaşasını halletmek için biri çıkar, o hizbü'ş-şeytana der ki: Ey menhus güruh! Eğer o müezzin-i a'zamın makamı kuyu dibi olsa taş gibi camid, hayatsız, kuvvetsiz olmak lâzım gelir. Ve kuyu basamaklarında ve minarenin derecelerinde görünen o olmamak lâzım gelir. Madem öyle görüyorsunuz; elbette o, kuvvetsiz, hakikatsiz, camid olmayacak. Minare başı onun makamı olacak. Öyle ise ya siz onu kuyu dibinde göstereceksiniz –ki hiçbir cihette bunu gösteremezsiniz ve hiçbir kimseye orada bulunmasını dinletemezsiniz– veyahut susunuz! Meydan-ı müdafaanız kuyu dibidir. Sair meydan ve uzun mesafe ise şu mübarek cemaatin meydanıdır; kuyu dibinden başka, o zatı nerede gösterseler davayı kazanırlar.

SAYFA 372

İşte şu temsil gibi münazara-i şeytanî mebhası, arştan ferşe kadar olan uzun mesafeyi hizbü'ş-şeytanın elinden alıyor ve hizbü'ş-şeytanı mecbur ediyor, sıkıştırıyor. En gayr-ı makul en muhal en menfur mevkii onlara bırakıyor. En dar ve kimse giremeyecek bir deliğe onları sokuyor, bütün mesafeyi Kur'an namına zapt ediyor.

Eğer onlara denilse: "Kur'an nasıldır?" Derler: "Güzel ve ahlâk dersini veren bir insan kitabıdır."

O vakit onlara denilir: "Öyle ise Allah'ın kelâmıdır ve böyle kabul etmeye mecbursunuz. Çünkü siz mesleğinizce 'güzel' diyemeyeceksiniz!"

Hem eğer onlara denilse: "Peygamber'i nasıl bilirsiniz?" Derler: "Güzel ahlâklı, çok akıllı bir adam."

O vakit onlara denilecek: "Öyle ise imana geliniz. Çünkü güzel ahlâklı, akıllı olsa alâküllihal Resulullah'tır. Çünkü sizin bu 'güzel' sözünüz, hududunuz dâhilinde değil; mesleğinizce böyle diyemezsiniz." Ve hâkeza… Temsildeki sair işaretlere, hakikatin sair cihetleri tatbik edilebilir.

İşte bu sırra binaen o şeytan ile münazara edilen Birinci Mebhas, ehl-i imanın imanını muhafaza etmek için mu'cizat-ı Ahmediyeyi bilmeye ve kat'î bürhanlarını öğrenmeye muhtaç etmiyor. Edna bir emare, küçük bir delil, onların imanlarını kurtarıyor. Kuyu dibindeki esfel-i safilînde olmadığına, her bir hal-i Ahmediye (asm), her bir haslet-i Muhammediye (asm), her bir tavr-ı Nebevî (asm) birer mu'cize hükmüne geçer, a'lâ-yı illiyyînde bir makamı bulunduğunu ispat eder.