Risale-i Nur

Mektubat · s. 253

SAYFA 253

DÖRDÜNCÜ KELİME

لَهُ الْمُلْكُ

Yani ferşten arşa, serâdan süreyyaya, zerrattan seyyarata, ezelden ebede kadar her bir mevcud, semavat ve arz, dünya ve âhiret, her şey onun mülküdür. Mâlikiyet mertebe-i uzması, tevhid-i a'zam suretinde onundur.

Şu mertebe-i uzma-i mâlikiyet ve makam-ı a'zam-ı tevhidin bir hüccet-i kübrası, latîf bir zamanda ve latîf bir hatırada, Arabî ibaresinde,

SAYFA 254

şu âcizin hatırına ilka edildi. O latîf hatıranın hatırı için aynı ibare-i Arabiyeyi kaydedip sonra mealini yazacağız.

لَهُ الْمُلْكُ لِاَنَّ ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَب۪يرَ كَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغ۪يرِ ٠ مَصْنُوعَا قُدْرَتِه۪ مَكْتُوبَا قَدَرِه۪ ٠ اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَيَّرَهُ مَسْجِدًا ٠ ا۪يجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ سَاجِدًا ٠ اِنْشَاؤُهُ لِذَاكَ صَيَّرَ ذَاكَ مِلْكًا ٠ ا۪يجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ مَمْلُوكًا ٠ صَنْعَتُهُ ف۪ى ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًا ٠ صِبْغَتُهُ ف۪ى هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًا ٠ قُدْرَتُهُ ف۪ى ذَاكَ تُظْهِرُ حِشْمَتَهُ ٠ رَحْمَتُهُ ف۪ى هٰذَا تُنَظِّمُ نِعْمَتَهُ ٠ حِشْمَتُهُ ف۪ى ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ ٠ نِعْمَتُهُ ف۪ى هٰذَا تُعْلِنُ هُوَ الْاَحَدُ ٠ سِكَّتُهُ ف۪ى ذَاكَ فِى الْكُلِّ وَالْاَجْزَاءِ ٠ خَاتَمُهُ ف۪ى هٰذَا فِى الْجِسْمِ وَ الْاَعْضَاءِ ٠

Birinci Fıkra:

ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَب۪يرَ … الخ

Yani şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misal-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfakî ve enfüsî vahdaniyet delailini gösteriyorlar.

Evet, kâinattaki sanat-ı muntazamanın küçük bir mikyasta numunesi insanda vardır. O daire-i kübradaki sanat, Sâni'-i Vâhid'e şehadet ettiği gibi şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebînî sanat dahi yine o Sâni'e işaret eder, vahdetini gösterir.

Hem nasıl ki şu insan gayet manidar bir mektub-u Rabbanîdir, muntazam bir kaside-i kaderdir. Öyle de şu kâinat dahi aynı o kalem-i kaderle fakat büyük bir mikyasta yazılmış muntazam bir kaside-i kaderdir.

Hiç mümkün müdür ki hadsiz alâmet-i farika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke-i vahdete ve bütün mevcudatı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinat üstündeki hâtem-i vahdaniyete, Vâhid-i Ehad'den başka bir şeyin müdahalesi bulunsun?

SAYFA 255

İkinci Fıkra:

اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ … الخ

Meali şudur: Sâni'-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî' bir surette halk edip âyât-ı kibriyasını üstünde nakşetmiş ki kâinatı bir mescid-i kebir şekline döndürmüş ve insanı dahi öyle bir tarzda icad edip ona akıl vererek, onunla o mu'cizat-ı sanatına ve o bedî' kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyayı okutturup kemer-beste-i ubudiyet ettirerek, o mescid-i kebirde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır.

Hiç mümkün müdür ki şu mescid-i kebirin içindeki sâcidlerin, âbidlerin mabud-u hakikileri; o Sâni'-i Vâhid-i Ehad'den başkası olabilsin?

Üçüncü Fıkra:

اِنْشَائُهُ لِذَاكَ … الخ

Meali şudur ki: O Mâlikü'l-mülki Zülcelal, âlem-i ekberi, bâhusus küre-i arz yüzünü öyle bir surette inşa ederek yapmıştır ki birbiri içinde hadsiz daireler olup her bir daire bir tarla hükmünde olup vakit be-vakit, mevsim be-mevsim, asır be-asır eker, biçer, mahsulat alır. Mütemadiyen mülkünü çalıştırır, tasarruf eder.

En büyük daire olan zerrat âlemini bir tarla yapıp her zaman kâinat kadar mahsulatı; kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba, daire-i kudretten daire-i ilme gönderir.

Sonra mutavassıt bir daire olan zemin yüzünü, aynen öyle bir mezraa yapmış ki mevsim be-mevsim âlemleri, envaları içinde eker, biçer, kaldırır. Manevî mahsulatını dahi gaybî, uhrevî, misalî ve manevî âlemlerine gönderir.

Daha küçük bir daire olan bir bahçeyi yine yüz defa, bin defa kudretle doldurup hikmetle boşalttırıyor.

Daha küçük bir daire olan bir zîhayatı, mesela bir ağacı, bir insanı, yüz defa onun kadar, ondan mahsulat alır.

Demek o Mâlikü'l-mülki Zülcelal; küçük büyük, cüz'î küllî her şeyi birer model hükmünde inşa ederek yüzler tarzda, taze taze nakışlarla münakkaş mensucat-ı sanatını onlara giydirir; cilve-i esmasını, mu'cizat-ı kudretini izhar eder. Kendi mülkünde her bir şeyi, birer sahife hükmünde inşa etmiş; her sahifede, yüzer tarzda manidar mektubatını yazar; hikmetinin âyâtını izhar eder, zîşuurlara okutturur.

SAYFA 256

Şu âlem-i ekberi, mülk şeklinde inşa etmekle beraber; şu insanı dahi öyle bir surette halk etmiştir ve ona öyle cihazat ve âletler ve havas ve hissiyatlar ve bilhassa nefis, heva ve ihtiyaç ve iştiha ve hırs ve dava vermiştir ki o geniş mülkünde, bütün mülke muhtaç bir memlûk hükmüne getirmiştir.

İşte hiç mümkün müdür ki: Pek büyük olan âlem-i zerrattan tâ bir sineğe kadar bütününü mülk ve tarla yapan ve küçük insanı, o büyük mülke nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccar ve dellâl ve âbid ve memlûk yaptıran ve kendine, muhterem bir misafir ve sevgili bir muhatap ittihaz eden o Mâlikü'l-mülki Zülcelal'den başka, o mülke tasarruf edip o memlûke seyyid olabilsin?

Dördüncü Fıkra:

صَنْعَتُهُ ف۪ى ذَاكَ … الخ

ibaresidir. Meali şudur ki: Sâni'-i Zülcelal'in âlem-i ekberdeki sanatı o derece manidardır ki o sanat, bir kitap suretinde tezahür edip kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne getirdiğinden akl-ı beşer, hakiki fenn-i hikmet kütüphanesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o kitab-ı hikmet, o derece hakikatle bağlı ve hakikatten meded alıyor ki büyük Kitab-ı Mübin'in bir nüshası olan Kur'an-ı Hakîm şeklinde ilan edildi.

Hem nasıl ki kâinattaki sanatı, kemal-i intizamından kitap şekline girdi; insandaki sıbgatı ve nakş-ı hikmeti dahi hitap çiçeğini açtı. Yani o sanat, o derece manidar ve hassas ve güzeldir ki o makine-i zîhayattaki cihazatı, fonoğraf gibi nutka geldi, söylettirdi. Ve öyle bir ahsen-i takvim içinde bir sıbga-i Rabbaniye vermiş ki o maddî, cismanî, camid kafada; manevî, gaybî, hayattar olan beyan ve hitap çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kabiliyet-i nutk u beyana, o derece ulvi cihazat ve istidat verdi ki Sultan-ı Ezelî'ye muhatap olacak bir makamda inkişaf ettirdi, terakki verdi. Yani fıtrat-ı insaniyedeki sıbgat-ı Rabbaniye, hitab-ı İlahî çiçeğini açtı.

Hiç mümkün müdür ki kitap derecesine gelen bütün mevcudattaki sanata ve hitap makamına gelen insandaki o sıbgata, Vâhid-i Ehad'den başkası karışabilsin? Hâşâ!

Beşinci Fıkra:

قُدْرَتُهُ ف۪ى ذَاكَ … الخ

ibaresidir. Meali şudur ki: Kudret-i İlahiye âlem-i ekberde haşmet-i rububiyetini gösteriyor. Rahmet-i Rabbaniye ise âlem-i asgar olan insanda nimetleri tanzim ediyor.

SAYFA 257

Yani Sâni'in kudreti, kibriya ve celal noktasında, kâinatı öyle muhteşem bir saray şeklinde icad ediyor ki güneşi büyük bir elektrik lambası, kameri kandil ve yıldızları mumlar meyveleriyle yaldızlar, elektrikler. Ve zemin yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir haliçe ve dağları birer mahzen, birer direk, birer kale ve hâkeza bütün eşyayı büyük bir mikyasta o büyük sarayın levazımatı şekline getirerek, şaşaalı bir surette haşmet-i rububiyetini gösterdiği gibi…

Cemal noktasında rahmeti dahi en küçük zîhayata kadar her zîruha enva-ı nimetini verir, onun ile tanzim eder. Baştan aşağıya kadar nimetlerle süsleyip lütuf ve keremle tezyin eder ve o haşmet-i celaliyeye karşı cemal-i rahmetini o küçücük lisanlarla o büyük lisana karşı çıkarır.

Yani güneş ve arş gibi büyük cirmler, haşmet lisanıyla "Yâ Celil, yâ Kebir, yâ Azîm" dedikleri vakit; sinek ve semek gibi o küçücük zîhayatlar dahi rahmet lisanıyla "Yâ Cemil, yâ Rahîm, yâ Kerîm" diyerek o musika-i kübraya latîf nağamatlarını katıyorlar, tatlılaştırıyorlar.

Hiç mümkün müdür ki o Celil-i Zülcemal'den ve o Cemil-i Zülcelal'den başka bir şey, kendi başıyla şu âlem-i ekber ve asgara icad cihetinde müdahale edebilsin? Hâşâ!

Altıncı Fıkra:

حِشْمَتُهُ ف۪ى ذَاكَ … الخ

ibaresidir. Meali şudur ki: Yani kâinatın heyet-i mecmuasında tezahür eden haşmet-i rububiyet, vahdaniyet-i İlahiyeyi ispat edip gösterdiği gibi; zîhayatların cüz'iyatlarına mukannen erzaklarını veren nimet-i Rabbaniye dahi ehadiyet-i İlahiyeyi ispat edip gösterir.

Vâhidiyet ise bütün o mevcudat birinindir ve birine bakar ve birinin icadıdır demektir.

Ehadiyet ise her bir şeyde, Hâlık-ı külli şey'in ekser esması tecelli ediyor demektir.

Mesela güneşin ziyası, bütün zeminin yüzünü ihata ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misalini gösterir. Ve her bir şeffaf cüzde ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması, ehadiyet misalini gösterir. Ve her bir şeyde hususan zîhayatta ve bilhassa her bir insanda o Sâni'in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.

SAYFA 258

İşte şu fıkra işaret eder ki: Kâinatta tasarruf eden haşmet-i rububiyet, o koca güneşi şu zemin yüzündeki zîhayatlara bir hizmetkâr, bir lamba, bir ocak; ve koca Küre-i zemini onlara bir beşik, bir menzil, bir ticaretgâh; ve ateşi, her yerde hazır bir aşçı ve dost; ve bulutu, süzgeç ve murdia; ve dağları, mahzen ve ambar; ve havayı, zîhayata enfas ve nüfusa yelpaze; ve suyu, yeniden hayata girenlere süt emziren dâye ve hayvanata âb-ı hayat veren bir şerbetçi hükmüne getiren rububiyet-i İlahiye, gayet vâzıh bir surette vahdaniyet-i İlahiyeyi gösterir.

Evet, Hâlık-ı Vâhid'den başka kim güneşi arzlılara musahhar bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad'den başka kim havayı elinde tutar, pek çok vazifelerle tavzif edip rûy-i zeminde çevik çalak bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad'den başka kimin haddine düşmüştür ki ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe, binler batman eşyayı yuttursun ve hâkeza… Her bir şey, her bir unsur, her bir ecram-ı ulviye, o haşmet-i rububiyet noktasında Vâhid-i Zülcelal'i gösterir.

İşte celal ve haşmet noktasında vâhidiyet göründüğü gibi cemal ve rahmet noktasında dahi nimet ve ihsan, ehadiyet-i İlahiyeyi ilan eder. Çünkü zîhayatta ve bilhassa insanda, o derece sanat-ı câmia içinde; hadsiz enva-ı nimeti anlayacak, kabul edecek, isteyecek cihazat ve âletler vardır ki bütün kâinatta tecelli eden bütün esmasının cilvesine mazhardır. Âdeta bir nokta-i mihrakıye hükmünde, bütün esma-i hüsnayı birden mahiyetinin âyinesiyle gösterir ve onunla ehadiyet-i İlahiyeyi ilan eder.

Yedinci Fıkra:

سِكَّتُهُ ف۪ى ذَاكَ فِى الْكُلِّ وَالْاَجْزَاءِ ٠ خَاتَمُهُ ف۪ى هٰذَا فِى الْجِسْمِ وَالْاَعْضَاءِ

Meali şudur ki: Sâni'-i Zülcelal âlem-i ekberin heyet-i mecmuasında bir sikke-i kübrası olduğu gibi bütün eczasında ve envaında dahi birer sikke-i vahdet koymuştur. Âlem-i asgar olan insanın cisminde ve yüzünde birer hâtem-i vahdaniyet bastığı gibi her bir azasında dahi birer mühr-ü vahdeti vardır.

Evet, o Kadîr-i Zülcelal her şeyde, külliyatta ve cüz'iyatta, yıldızlarda ve zerrelerde birer sikke-i vahdet koymuştur ki ona şehadet eder.

SAYFA 259

Ve birer mühr-ü vahdaniyet basmıştır ki ona delâlet eder. Şu hakikat-i uzma, Yirmi İkinci Söz'de ve Otuz İkinci Söz'de ve Otuz Üçüncü Mektup'un otuz üç adet Penceresinde gayet parlak ve kat'î bir surette izah ve ispat edildiğinden onlara havale edip sözü keser, burada hâtime veririz.