Risale-i Nur

İşârât-ül İ'caz · s. 55

SAYFA 55

Bu tenzil meselesi, Kur'an'ın çok yerlerinde vuku bulmuştur. Bazen mazi, istikbale misafir gider. Bazen de muzari, mazinin memleketine gelir. Bunda çok latîf bir belâgat vardır. Şöyle ki:

Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi maziye delâlet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki muhatap yalnız o değildir. Belki arkasında muhtelif mesafelerde pek çok ayrı ayrı taifeler, saflar bulunmakla kendisine tevcih edilen hitapları, nidaları, İlahî hitabeleri, arkasında bulunan bütün o taifeler işitir gibi zihnine gelir.

عَلَيْكَ ye bedel اِلَيْكَ nin zikri: Resul-i Ekrem'in (asm) teklif edilen risalet vazifesini cüz-i ihtiyarîsiyle haml ve kabul etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibril tarafından görüldüğünden, Resul-i Ekrem'in (asm) daha yüksek olduğuna işarettir. Çünkü عَلٰى da ihtiyar olmadığı gibi vasıta-i nüzulün daha yüksek olduğuna delâlet eder.

اِلَيْكَ deki zamirin ism-i zâhire tercih sebebi, Kur'an ve Kur'an'a ait hususat hususunda Hazret-i Muhammed (asm) yalnız muhatap olup kelâm, Allah'ın kelâmı olduğuna işarettir.

Bu kelâmın îcaz derecesi, şu zikredilen letaiften anlaşıldı.

وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ

Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmi'leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor.

Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair "dört letaif" vardır.

1- Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:

"Ey insanlar! Kur'an'a iman ettiğiniz gibi kütüb-ü sâbıkaya da iman ediniz. Çünkü Kur'an, onların sıdkına delil ve şahittir."

SAYFA 56

2- Yahut o atıf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:

"Ey ehl-i kitap! Geçmiş olan enbiya ve kitaplara iman ettiğiniz gibi Hazret-i Muhammed (asm) ile Kur'an'a da iman ediniz! Zira onlar, Hazret-i Muhammed'in (asm) gelmesini tebşir ettikleri gibi onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatiyle, ruhuyla Kur'an'da ve Hazret-i Muhammed'de (asm) bulunmuştur. Öyle ise Kur'an Allah'ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (asm) de resulü olduğunu tarîk-i ûlâ ile kabul ediniz ve etmelisiniz."

3- Zaman-ı saadette, Kur'an'dan neş'et eden İslâmiyet sanki bir şeceredir. Kökü zaman-ı saadette sabit olmakla damarları, o zamanın âb-ı hayat menbalarından kuvvet ve hayat alarak, her tarafa intişar ettikleri gibi dal ve budakları da istikbal semasına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor.

Evet İslâmiyet, mazi ile istikbali kanatları altına almış, gölgelendirerek istirahat-i umumiyeyi temin ediyor.

4- Kur'an-ı Kerîm, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle onlara bir ünsiyet, bir suhulet gösteriyor. Şöyle ki:

"Ey ehl-i kitap! İslâmiyet'i kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz." diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem'etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tagayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur.

Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilaçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünkü fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilaç, bir şahsa deva iken şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki Kur'an fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani "Vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi." diye hükmetmiştir.

SAYFA 57

مِنْ قَبْلِكَ: Kur'an'da hiçbir kelime bulunmuyor ki mevkiiyle münasebettar olmasın. Veyahut mevkiinin başka bir kelimeye münasebeti daha çok olsun. Evet, Kur'an'ın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tac-ı zerrîn gibi görünür. Ve aralarındaki münasebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur.

Ezcümle: مِنْ قَبْلِكَ kelimesine bak. Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan letaifi gör. Zira bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet meselesinde beş maksat vardır. Bu maksatlar, beş nükte ve letaiften in'ikas etmiştir. Bu beş letaif مِنْ قَبْلِكَ nin sadefindedir. Maksatlar ise:

1- Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, resuldür.

2- Ekmelü'r-Rusüldür.

3- Hâtemü'l-enbiya'dır.

4- Risaleti, âmmedir.

5- Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem' ile onların nâsihidir.

Birinci maksadın مِنْ قَبْلِكَ den vech-i in'ikası: Meslekleri ve yolları bir olan bir cemaat مِنْ قَبْلِكَ kelimesinden îmaen fehmolunur. Binaenaleyh Hazret-i Muhammed'in (asm) مِنْ قَبْلِكَ deki zamire merci olması, o cemaatten ma'dud olmasını iktiza eder. Ve onların meslekleri olan nübüvvetlerine ve kitaplarının sıdkına olan bütün deliller, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın risaletine ve Kur'an'ın Allah'tan nâzil olduğuna bir hüccet-i kātıa olduğu gibi onların mu'cizeleri de Hazret-i Muhammed'in (asm) davasına bir mu'cize hükmüne geçer.

İkinci maksadın vech-i in'ikası: Üç kaideden tezahür eder.

1- Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar.

2- Nev-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbinin ve ikinci mükemmilin evvelki mürebbilerden daha ekmel olmasını iktiza eder.

3- Ale'l-ekser, halefin mahareti, selefinden daha ziyadedir.

SAYFA 58

İşte bu üç kaideden, Hazret-i Muhammed'in (asm) ekmel-i enbiya olduğu tezahür eder.

Üçüncü maksadın vech-i in'ikası: Meşhur bir kaidedir ki bir vâhid çoğalsa teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesîr olanlar ittihat etse kuvvetlenir, istikrar peyda eder, yerinde kalır, daha değişmez. Demek Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, Hâtemü'l-enbiya'dır. Mefhum-u muhalifiyle işmam eder ki ondan sonra peygamber gelmez. Hâtemiyetine hâtem ve imza basar.

Dördüncü maksadın vech-i in'ikası: مِنْ قَبْلِكَ kelimesinin ifade ettiği gibi Hazret-i Muhammed (asm) onların halefidir. Ve onlar, tamamen o Hazretin selefleridir. Binaenaleyh halefin selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine kaim olması, o Hazretin bütün seleflerine nâib ve bütün ümmetlerine resul olduğunu iktiza eder.

Evet bu kaide, hikmete uygun fıtrî bir kaidedir. Zira zaman-ı saadetten evvel insan âleminin ihtiva ettiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve manen, istidaden ve terbiyeten pek muhtelif ve geniş mesafeler vardı. Bunun içindi ki terbiye-i vâhide ve davet-i münferide kâfi gelmiyordu. Vaktâ ki âlem-i insaniyet "zaman-ı saadet"in şems-i saadetiyle uyandı ve müdavele-i efkâr ile an'anelerinin terkiyle, tebdiliyle ve kavimlerin birbirine ihtilatlarıyla ittihada meyil gösterdi ve aralarında münakale ve muhabere başladı; hattâ küre-i arz bir memleket, belki bir vilayet, belki bir köy gibi oldu; bir davet ve bir nübüvvet umum insanlara kâfi görüldü.

Beşinci maksadın vech-i in'ikası: مِنْ قَبْلِكَ deki مِنْ iptida manasını ifade eder. İptida ise bir intihaya bakar. İntiha, adem-i ihtiyaca delâlet eder. Öyle ise o Hazret, Hâtemü'l-enbiya'dır ve âlem-i insaniyetin başka bir resule ihtiyacı yoktur. مِنْ قَبْلِكَ kelimesinin bu beş letaife ma'kes ve mazhar olmasına nazar-ı belâgatça delâlet eden emare şudur ki: Bu beş maksat, bir nehir gibi şu âyetlerin altında cereyan etmekle, âyetten âyete intikal neticesinde مِنْ قَبْلِكَ havuzunda içtima etmiştir. Evet, kelimenin sathında