Risale-i Nur

İşârât-ül İ'caz · s. 13

SAYFA 13

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اَلرَّحْمٰنُ ۝ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ۝ خَلَقَ الْاِنْسَانَ ۝ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

فَنَحْمَدُهُ مُصَلّ۪ينَ عَلٰى نَبِيِّه۪ مُحَمَّدٍ نِ الَّذ۪ى اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَ جَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَى الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَ اِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِيَةً عَلٰى مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ وَ عَلٰى اٰلِه۪ عَامَّةً وَ اَصْحَابِه۪ كَافَّةً

Evvela: Şu İşaratü'l-İ'caz adlı eserden maksadımız; Kur'an'ın nazmına, lafzına ve ibaresine ait i'caz işaretlerini ve remizlerini beyan etmektir. Çünkü i'cazın mühim bir vechi, nazmından tecelli eder. Ve en parlak i'caz, Kur'an'ın nazmındaki nakışlardan ibarettir.

Sâniyen: Kur'an'daki anâsır-ı esasiye ve Kur'an'ın takip ettiği maksatlar: Tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyan edeceğiz.

Sual: Kur'an'ın şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden malûmdur?

Cevap: Evet benî-Âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip vücud ve hayat sahrasında misafir olup istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile

SAYFA 14

kafile müteselsilen yürümekte iken kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. "Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?" diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:

Hikmet:

— Nereden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz, bu dünyada işiniz nedir, reisiniz kimdir?

Bu suale benî-Âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm, nev-i beşere vekâleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:

— Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re'sü'l-malımız olan istidatlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî'den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî'nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur'an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şüphen varsa al, oku!

Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın verdiği şu cevaplar, Kur'an'dan muktebes ve Kur'an lisanıyla söylenildiğinden Kur'an'ın anâsır-ı esasiyesinin şu dört maksatta temerküz ettiği anlaşılıyor.

Sual: Şu makasıd-ı erbaa, Kur'an'ın hangi âyetlerinde bulunuyor?

Cevap: O anâsır-ı erbaa, Kur'an'ın heyet-i mecmuasında bulunduğu gibi Kur'an'ın surelerinde, âyetlerinde, kelâmlarında, hattâ kelimelerinde bile sarahaten veya işareten veya remzen bulunmaktadır. Çünkü Kur'an'ın küllü, cüzlerinde göründüğü gibi cüzleri de Kur'an'ın küllüne âyinedir. Bunun içindir ki Kur'an "müşahhas olduğu halde, efrad sahibi olan küllî" gibi tarif edilir.

Sual: بِسْمِ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi âyetlerde makasıd-ı erbaaya işaretler var mıdır?

SAYFA 15

Cevap: Evet قُلْ kelimesi, Kur'an'ın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadder olan قُلْ kelimelerine esas olmak üzere بِسْمِ اللّٰهِ dan evvel قُلْ kelimesi mukadderdir. Yani"Yâ Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve talim et."Demek, Besmele'de İlahî ve zımnî bir emir var. Binaenaleyh şu mukadder olan قُلْ emri, risalet ve nübüvvete işarettir. Çünkü resul olmasaydı, tebliğ ve talime memur olmazdı. Kezalik hasrı ifade eden "câr ve mecrurun takdimi", tevhide îmadır. Ve keza اَلرَّحْمٰنِ nizam ve adalete, اَلرَّح۪يمِ de haşre delâlet eder.

Ve keza اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ daki ل ihtisası ifade ettiğinden tevhide işarettir.

رَبِّ الْعَالَم۪ينَ adaletle nübüvvete remizdir. Çünkü terbiye, resuller vasıtasıyla olur.

مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ zaten sarahaten haşir ve kıyamete delâlet eder.

Ve keza اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ sadefi de o makasıd-ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir.

SAYFA 16

بِسْمِ اللّٰهِ Bu kelâm, güneş gibidir. Yani güneş, başkalarını gösterdiği gibi kendini de gösterir, başka bir güneşe ihtiyaç bırakmaz.

بِسْمِ اللّٰهِ başkalarına yaptığı vazifeyi, kendisine de yapıyor, ikinci bir بِسْمِ اللّٰهِ daha lâzım değildir. Evet بِسْمِ اللّٰهِ öyle müstakil bir nurdur ki bu nur hiçbir şeye bağlı değildir. Hattâ bu nurun "câr ve mecrur"u bile hiçbir şeye muhtaç değildir. Ancak ب harfinden müstefad olan اَسْتَع۪ينُ veya örfen malûm olan اَتَيَمَّنُ veyahut mukadder olan قُلْ ün istilzam ettiği اِقْرَاْ fiillerinden birine mütealliktir.

İhtar: بِسْمِ اللّٰهِ daki "câr ve mecrur"a müteallik olarak mezkûr olan fiiller, Besmele'den sonra takdir edilir ki hasrı ifade etmekle ihlas ve tevhidi tazammun etsin.

اِسْمِ: Cenab-ı Hakk'ın zatî isimleri olduğu gibi fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin, Gaffar ve Rezzak, Muhyî ve Mümît gibi pek çok nevileri vardır.

Sual: Bu fiilî isimlerinin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?

Cevap: Kudret-i ezeliyenin kâinattaki mevcudatın nevilerine, fertlerine olan nisbet ve taallukundan husule gelir. Bu itibarla بِسْمِ اللّٰهِ kudret-i ezeliyenin taalluk ve tesirini celbeder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur.Öyle ise hiç kimse hiçbir işini Besmele'siz bırakmasın!

SAYFA 17

اَللّٰهِ lafza-i Celal'i, bütün sıfât-ı kemaliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünkü lafza-i Celal, Zat-ı Akdes'e delâlet eder; Zat-ı Akdes de bütün sıfât-ı kemaliyeyi istilzam eder; öyle ise o lafza-i mukaddese delâlet-i iltizamiye ile bütün sıfât-ı kemaliyeye delâlet eder.

İhtar: Başka ism-i haslarda bu delâlet yoktur. Çünkü başka zatlarda sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmek yoktur.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Bu iki sıfatın lafza-i Celal'den sonra zikirlerini icab eden münasebetlerden birisi şudur ki: Lafza-i Celal'den celal silsilesi tecelli ettiği gibi bu iki sıfattan dahi cemal silsilesi tecelli ediyor. Evet, her bir âlemde emir ve nehiy, sevap ve azap, tergib ve terhib, tesbih ve tahmid, havf ve reca gibi pek çok füruat, celal ve cemalin tecellisiyle teselsül edegelmektedir.

İkincisi: Cenab-ı Hakk'ın ismi, Zat-ı Akdes'ine ayn olduğu cihetle lafza-i Celal, sıfât-ı ayniyeye işarettir. اَلرَّح۪يمِ de, fiilî olan sıfât-ı gayriyeye îmadır. اَلرَّحْمٰنِ dahi ne ayn ne gayr olan sıfât-ı seb'aya remizdir. Zira Rahman, Rezzak manasınadır. Rızık, bekaya sebeptir. Beka, tekerrür-ü vücuddan ibarettir. Vücud ise birincisi mümeyyize, ikincisi muhassısa, üçüncüsü müessire olmak üzere "ilim, irade, kudret" sıfatlarını istilzam eder. Beka dahi semere-i rızık mahsulü olduğu için "basar, sem', kelâm" sıfatlarını iktiza eder ki merzuk; istediği zaman ihtiyacını görsün, istediği zaman işitsin, aralarında vasıta bulunduğu takdirde o vasıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şüphesiz birinci sıfat olan "hayat"ı istilzam ederler.

Sual: Rahman, büyük nimetlere; Rahîm, küçük nimetlere delâlet ettikleri cihetle Rahîm'in Rahman'dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek manasına olan "sanatü't-tedelli" kaidesine dâhildir. Bu ise belâgatça makbul değildir?

Cevap: Evet kaşlar göze, gem ata mütemmim oldukları ve onların noksanlarını ikmal ettikleri gibi; küçük nimetler de büyük nimetlere