Barla Lâhikası · s. 366
BUNDAN SONRAKİ KISIM HAZRET-İ ÜSTADIN KASTAMONU VE EMİRDAĞI HAYATINDA İKEN YAZILAN VE EL YAZMA NÜSHALARDA DERCEDİLEN MEKTUPLARDIR.
(Risale-i Nur'un faal bir şakirdi olan Ahmed Nazif Çelebi'nin bir istihracıdır ve bir fıkrasıdır. Bunu hem Birinci Şuâ'nın Otuz İkinci Âyeti olarak ve hem Yirmi Yedinci Mektup'un fıkralarında kaydetmek münasip görüldü.)
O kendisi diyor: Gelen âyetleri hâfızdan dinledim. Sure-i Ahzab'dan:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًا وَ سَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَ اَص۪يلًا هُوَ الَّذ۪ى يُصَلّ۪ى عَلَيْكُمْ وَ مَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَ كَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَ اَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَر۪يمًا يَٓا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَ مُبَشِّرًا وَ نَذ۪يرًا وَ دَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَ سِرَاجًا مُن۪يرًا وَ بَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلًا كَب۪يرًا
Bu âyetlerde Risale-i Nur'a îma ve remiz ve belki işaret var diye hissettim.
Evet, madem bu âyet gibi vazife-i risalet ve davete bakan âyetler her asra bakıyorlar ve her asırda efradları ve mâsadakları var.
Ve madem bu âyetlerde, Resul-ü Ekrem'e (asm) verilen sıfatlar ve unvanlar her zamanda cereyanı ve her bir asırda hükmetmek haysiyetiyle o unvanların altında mana-yı remziyle Risale-i Nur gibi o vazifeyi yerine getiren eserler ve zatlar bu gibi âyâtın daire-i şümullerine girmeleri, Kur'an'daki i'caz-ı manevîsinin şe'nidir belki muktezasıdır ve lâzımıdır.
Madem Risale-i Nur, bu acib asırda müstesna bir surette bu âyetin işaret ettiği vazifeyi yapıyor ve manasının daire-i külliyesinde bir ferdidir.
Elbette müteaddid emareler ve gizli karineler ile diyebiliriz ki bu âyette dahi Birinci Şuâ'nın sair otuz bir adet âyetleri gibi Risale-i Nur'a mana-yı işariyle bakar. Şöyle ki:
لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَ كَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا
cümlesi, mana-yı işarîsiyle diyor: Bin üç yüz yetmişe kadar tecavüz eden en karanlık bir zulüm, en karanlık bir zulmetten sizi ey ehl-i iman ve'l-Kur'an, Kur'an'dan gelen Nurlara ve imanın ışıklarına çıkaran ve isminde Nur ve manasında rahîmiyet bulunan ve ism-i Nur ve ism-i Rahîm'in mazharı olan bir lem'a-i Kur'aniyeye ve bu asrımıza bakıp îma ediyor.
Mana mutabakatından başka bir emare ve karinesi budur ki:
اِلَى النُّورِ وَ كَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا
fıkrasının (şedde ve tenvin sayılır) makam-ı cifrîsi dokuz yüz kırk yedi (947) edip Risaletü'n-Nur isminin makamı olan dokuz yüz kırk yedi adedine tam tamına tevafuk ediyor.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَ مُبَشِّرًا
cümlesi (şeddeler sayılmaz ve âhirde tenvin vakıftır, elif sayılır) makam-ı cifrîsi ki bin üç yüz yirmi üç (1323) tarihini gösterir. O tarihte, merkez-i hilafette dehşetli bir inkılabın mebde-i infilaki içinde, yeise düşen ehl-i imana müjde verip İslâmiyet'in hakkaniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehadet eden ve veraset-i nübüvvet noktasında davette bulunan hakiki bir şahide işaret eder.
وَ نَذ۪يرًا وَ دَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ
cümlesi(Hâşiye-1) (tenvinler vakıf olmadığından sayılırlar) makam-ı cifrîsi, bin iki yüz elli altı (1256) tarihini göstermekle, bu asırda ve bu zamandaki İslâmiyet'in inhisafını bir asır evvel ihzar eden mukaddimatına bakarak
وَ دَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ
kelimesi yüz doksan bir (191) ederek Risale-i Nur'un bir hakiki ismi olan Bediüzzaman'ın makam-ı cifrîsi bulunan yüz doksan bir (191) adedine tam tamına tevafukla îma eder ki Risale-i Nur dahi o inhisaf içinde bir "dâî-i ilallah"tır.
بِاِذْنِه۪ وَ سِرَاجًا مُن۪يرًا
(Hâşiye-2) ve yalnız سِرَاجًا مُن۪يرًا kelimesi ise tam tamına Risale-i Nur'un bir ismi olan "Siracünnur"a lafzen ve manen ve cifren tevafukla bakar. مُن۪يرًا daki "mim" "ye" اَلنُّورِ daki şeddeli "nun"a mukabildir. Evet, İmam-ı Ali (ra) keramet-i gaybiyesinde, Risale-i Nur'a "Siracünnur" namını vermesi, bu âyetin bu fıkrasından mülhemdir denilebilir ve çekinmeyerek deriz.
وَ بَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ
cümlesi (şedde sayılmak cihetiyle) makam-ı cifrîsiyle bin üç yüz elli dokuz (1359) tarihini göstermekle, bu asrımızın tam bulunduğumuz
bu senesine bakarak ehl-i imana bir büyük ihsanı var diye mana-yı remziyle haber veriyor.
Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsan, imanı kurtarmaktır. Ve görüyoruz, imanı hârika bürhanlarla kurtaran –başta– Risale-i Nur'dur. Demek bu zamana nisbeten bir "fazl-ı kebir" de odur.
Bu işareti kuvvetlendiren şudur:
فَضْلًا كَب۪يرًا daki فَضْلًا kelimesi, dokuz yüz altmış (960) edip Risaletü'n-Nur'un bu ismi, izafeden tavsif tarzına geçmekle Risaletü'n-Nuriye olup makamı olan dokuz yüz altmış iki (962) adedine manidar iki farkla tevafuku, onun başına remzen ve îmaen parmak basmasıdır.
İlahî yâ Rab! Sen Risale-i Nur'u ve Risale-i Nur müellifi Üstadımız Said Nursî'yi ve Risale-i Nur talebe ve şakirdlerini ve mensuplarını, mahfaza-i hıfzında ve kale-i İlahiyen içinde muhafaza ve emin eyle, âmin! Ve hizmet-i Kur'an ve imanda sabit ve daim eyle, âmin! Ve bu kudsî hizmetlerinde, muvaffakiyetlerle yardım ve muavenetler ihsan eyle, âmin! Ve Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan-ı Azîmüşşan'ın sırr-ı a'zamına, marifetullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resulullah sırr-ı kudsîsine ve
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
sırr-ı uzmasına ve rızaullah ve rü'yet-i cemalullah lütuf ve ihsanına mazhar eyle, yâ Rabbe'l-âlemîn!..
وَ صَلَّى اللّٰهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِه۪ وَ اَصْحَابِه۪ وَ اَهْلِ بَيْتِه۪ اَجْمَع۪ينَ الطَّيِّب۪ينَ الطَّاهِر۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Fakir, âciz, zayıf, günahkâr talebe ve hizmetkârınız
İnebolulu
Ahmed Nazif Çelebi
(Ahmed Nazif Çelebi'nin bir fıkrasıdır. Bayram münasebetiyle, kabul edilmeyen bir hediye için yazmıştır.)
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok aziz ve çok kıymetli, müşfik ve fedakâr Üstad-ı A'zam Efendim Hazretleri!
Hazineler dolusu mücevherattan daha fazla, hattâ bu fâni dünya hayatının ziynetleriyle ölçülemeyecek derecede kıymettar mektubunuzu, mübarek ramazan-ı şerifin yirmi üçüncü günü akşamı, iftardan on dakika evvel postadan aldım. Cenab-ı Allah kabul buyursun, iki iftarı bir yaptım.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ى
Evvelce yazdığım uzun satırların malayani ve boşluğundan, fazla meşgul ettiğimden ve gerek bizim ve gerekse mübarek Zekeriya kardeşimizin kıymetsiz, değersiz hediyelerini mezuniyetsiz kabul ederek takdim etmek cesaretinde bulunduğumdan mütevellid, aziz Üstadımın adem-i kabul ve hoşnutsuzluğuyla tekdiratına maruz kalacağımdan korkarak intizarda iken müvezzi iki mektup verdi. İftar vakti dar olduğundan ayakta zarfı açtıktan sonra, kıymet takdir edemediğim çok şirin ve cazip olan hatt-ı fâzılaneniz, sanki "Korkma!" diye hitap ediyormuş gibi tebessüm ederek gözüme ilişince sürurumdan okuyamadım. Hemen haneme koştum, iftar ile beraber okumaya başladım.
Sevgili ve müşfik Üstadım! Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin tebşiratı hatırıma geldi. Zat-ı fâzılanelerindeki gördüğüm şefkat-i pederanenin o büyük zatın haber verdiği şefkat-i pederaneyi haiz bulunduğunuza iman ettim. Kādir-i Mutlak Hazretleri siz Üstadımızdan kat kat razı olsun ve bizleri de hizmetinizde ve hizmet-i Kur'an'da daim ve sabit eylesin ve Üstadımızın kıymetli ve kudsî işaretlerine ve kıymetli dualarına mazhar eylesin, âmin bihürmeti Seyyidi'l-mürselîn.
Şefkatli Üstadım! Hizmet-i Kur'an'da ve Risale-i Nur'un neşriyatındaki zerre-i vâhide kabîlinden olan mesainin nezd-i âlî-i üstadanelerinde hüsn-ü kabule mazhariyeti; zayıf, âciz, fakir hizmetkârınız ve
iktidarsız, idraki nâkıs, ihatası dar, şuuru muhtel talebenizi ne derece sevinç ve sürura kalbettiğini tarif edemem.
Böyle manevî ve kudsî takdirata mazhar buyrulan ve bizim gibi günahkârlara, otuz senelik iştiyakla, on senelik münâcat ve niyaz mukabilinde siz Üstadımızı ihsan buyuran ve kullarının isyanlarına bakmayarak her istediklerini bilen, işiten ve beleğan mâ belağ veren ve bütün mükevvenatı yed-i kudretinde tutan ve her şeye sahip ve mâlik ve hâkim bulunan Cenab-ı Hak ve Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine ne suretle hamd ve şükür edeceğimi bilemiyorum.
Kıymetli Üstadım! Siz tavassut buyurunuz, değersiz hizmetimizle, pek az ve kısa olan şu dünya hayatı içinde belki bir katre mesabesindeki hamd ve şükrümüzü "Tekabbelallah" sırrına mazhar buyursun inşâallah.
Mektubat Risalesi'nin İkinci Mektup'unu daima hatırlayarak bu emirlerinize riayet etmeye çalıştığım halde bir mücbir-i gaybî bendenizi tahrik ederek İkinci Mektup'a muhalefete sevk ediyor.
Niyetim hâlis, sadakat ve merbutiyetim ciddi ve çok sağlam. Her türlü riyadan ârî ve hiçbir maddî menfaate matuf ve müstenid olmayan, Allah rızası yolunda, Kur'an namına ve Risaletü'n-Nur'a hizmet gayesine matuf ve bilhassa bizim gibi âciz, âsi ve günahkârların hidayet ve irşad ve îsaline ve ehl-i dalaleti ve ehl-i bid'ayı tarîk-i hakka davet ve hakaik-i imaniyeye hâdim bir kudsî zat, bizlere ve memleketimize "vediatullah" olarak ihsan buyrulmuş.
Kıymetli misafirimiz nasıl ki biz günahkârların manevî yardımına koşuyor ve gece ve gündüz mağfiret-i İlahiyeye ve irşadımıza çalışıyorsa bizler de bu aziz misafirimizin maddî yardımına seve seve ve iştiyakla ve ancak Allah için koşmak ve çalışmak vazifesiyle mükellef bulunduğumuzu hissediyoruz.
Hem bizlere Kur'an ve Hazret-i Peygamber (asm) emrediyor: تَعَاوَنُوا Gurabaya muavenet…
Af dilerim, kıymetli ve sevgili Üstadım. Bilirim ki hediyeleri kabul etmiyorsun. Fakat zekât ve sadaka gibi muaveneti, arkadaşlarımızın ısrarı üzerine yazmaya mecbur oldum. Hem de maddî ihtiyaçlarınıza, ikametgâh kirası, odun ve kömür gibi mübrem ihtiyaçlar için lâzım olduğunu düşünmüştüm.
Esasen, kaide-i üstadaneleri bozulmamak için arkadaşlarıma daima tavsiye ve telkinatım, hiçbir maddî menfaat düşünülmemesidir. Çünkü din dünyaya âlet olmaz. Ve din, vasıta-i cer ve maddî menfaati kat'iyen kabul edemez. Hattâ Risale-i Nur'un neşriyatında, kimsenin minnetini almamak için kıymetli Üstadımı taklit ederim.
Kıymetli ve müşfik Üstadım! Şu kadar var ki: Hizmetkârınız, üstad namına değil, kıymetli ve garib bir misafirimiz namına ve rızaen lillah maddî yardım etmek istiyoruz. Hem manevî zarar görmemeniz için kuvvet ve kudret ve azamet sahibi Cenab-ı Allah'a niyaz ve tazarru ederek dergâh-ı İlahiyesinde hüsn-ü kabule mazhar eylemesini dua ediyoruz.
Kıymetli Üstadım! Bayramda ziyaret ve arz-ı tazim makamına kaim olmak üzere, bütün arkadaşlarımızla beraber hem ramazan-ı şerifi hem Leyle-i Kadri hem mübarek İyd-i Said-i Fıtr'ı, Risaletü'n-Nur'un umum talebe ve şakirdleri ve Kur'an'ın kıymetli hizmetçileri makamında ve hükmünde kıymetli Üstadımızı tebrik ederek, Cenab-ı Hak'tan daha çok kardeş ve arkadaşlarımız ile birlikte ve siz Üstadımız başımızda olarak ramazan-ı şerifin emsal-i kesîresiyle müşerref olmaklığımızı niyaz ve tazarru eyleriz ve mübarek iki ellerinizden öperek dua-i hayriyenizi ve kudsî irşadlarınızı istirham eyleriz kıymetli Üstadımız. Daimî kudsî dualarınıza muhtaç günahkâr, hizmetkâr ve talebeniz
Ahmed Nazif
(Abdurrahman Tahsin'in fıkrasıdır.)
Ey yüce Üstad!
Risale-i Nur dairesi içine kabul ve bu âb-ı kevser-i hayat ile menba-ı feyz-i iman, gayet değerli ve kıymettar bu ebedî ders ile kendimi daima mesud ve bahtiyar addediyorum. Yalnız sürat-i kalemim olmadığından, yazıyı biraz tehirinden müteessirim. Sehil ve muvaffakiyetime hayırlı dualarınızı rica eder, kemal-i edeple ellerinizi öperim, muhterem Üstadım.
Rûz sâim, leyl kaim
Çû makam-ı âşıkan
Leyle-i nısf-ı Regaib
Târik-i dünya ve tâib
Nâşir-i Risale-i Nur
Bediüzzaman muhibb-i Bâz-ı Geylan
Ey ferîd-i asrı'z-zaman
Sensin hakîm-i kalbân. Fakir talebeniz
Abdurrahman Tahsin
(Ahmed Nazif'in bir parça mektubundandır.)
Maddî ve manevî borcumuz olan hizmetleri îfadan kendimizi çekmek, hissizlik ve bîganelik fıtratımızda ve yaratılışımızda yoktur ki kalalım. Madem Cenab-ı Hâlık-ı Rahîm bizleri insan yaratmıştır. İnsanlığın emrettiği vezaifin binde birini dahi îfa edemediğimiz halde büsbütün nasıl bîgane kalalım.
Bu hususta mazur görmenizle beraber, azimkâr ve cefakâr ve fedakâr ve hadsiz mütehammil, garib ve kudsî ve aziz bir misafirimiz olan çok kıymetli Üstadımızın biz âsi ve günahkârların kalplerini nurlarla doldurduğu halde, mukabil borcumuzu, maneviyata uzanamadığımızdan ancak değersiz ve kıymetsiz olan maddiyatla ödeyebiliriz zannıyla teselli bulmaktayız. Af buyurunuz Üstadım, Dellâl-ı Kur'an'ın nidalarını işiten hangi Müslüman vardır ki kulaklarını tıkasın. Hâşâ sümme hâşâ!
Nurlarınızın şuâı gözlerimizi kamaştırıyor. Kalplerimizi bütün safiyetiyle Allah'a, Kur'an'a ve Resul-i Mücteba'ya (asm) ve o iki cihan serverinin aziz vârislerine bağlıyor ve bağlamıştır. Bu bağ öyle bir bağ ki inayet-i Hak'la hiçbir maddiyyunun ve hiçbir mülhid ve fırak-ı dâllenin değil, dünya kâfirlerinin bütün kuvvetleri bir araya gelse bu kudsî rabıta-i kalbiye bağını koparamaz.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ى
Zat-ı fâzılanelerince lüzum görülüp icab etmeden hiçbir zaman mektup yazmak zahmetlerini ihtiyar etmenize razı olamam. Bu hususta gücenmek şöyle dursun, kıymetli Üstadımın kudsî vazifelerinin îfasına mani teşkil eden işgali, en büyük hata ve hürmetsizlik sayarım.
Ahmed Nazif Çelebi
بِاسْمِه۪ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ الَّت۪ى كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Onuncu Şuâ namında, yazdığınız Fihriste'nin İkinci Kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümit verdi ki: Risale-i Nur benim gibi âciz ve ihtiyar ve zayıf bir bîçareye bedel, genç, kuvvetli çok Saidleri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risale-i Nur'un tekmil ve izahı ve hâşiyelerle beyanı ve ispatı size tevdi edilmiş tahmin ediyorum. Bir emaresi de şudur ki: Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de çalıştırılamadım.
Evet Risaletü'n-Nur, size mükemmel bir me'haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine mesela, Kur'an'ın kelâmullah olduğuna ve i'cazî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem'edilse ve hâkeza mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir.
Zannederim ki hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazen izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve talim ile belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci mektupları telif ile ve Dokuzuncu Şuâ'nın Dokuz Makamını tekmil ile ve Risale-i Nur'u tanzim ve tertip ve tefsir ve tashih ile devam edecek. Risale-i Nur'un samimi, hâlis şakirdlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.
Buradan oraya gelen mektupları, Mübarekler Heyeti bir risale şeklinde toplamasını ve Hüsrev de cüz'î ve hususi bazı cümlelerini ve lüzumsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi, Hâfız Ali ve Sabri'ye havale etmiş olduğunu yazıyorsunuz. O, Risaletü'n-Nur hakkında kerametli ve dikkatli ve isabetli ve keskin Hüsrev'in nazarı doğrudur. Bâki bir eserde, muvakkat ve cüz'î ve hususi kelimeler tayyedilse daha iyidir.
Bu defaki mektubunuzda kerametkârane üç nokta gördük:
Birincisi: Buranın bir Hüsrev'i olacak derecede ihlas ve irtibat ve iktidarı gösteren Küçük Hüsrev Mehmed Feyzi isminde Risaletü'n-Nur'un çalışkan bir talebesi askerden gelip daha ikinci defa görüşüldüğü vakit, mektubunuzda Feyzi ismini gördük, dedik: Bu Risaletü'n-Nur'un şakirdleri birbirinden ne kadar uzak olsa da birbirine pek yakındır ki böyle birden hissedip yazdılar.
İkincisi: Bu Küçük Hüsrev Feyzi, bu âhirlerde İstanbul'da iken Risale-i Nur hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. Acaba rahatsızlığı mı var? Birden zihnim yüzünü ondan çevirdi, Hâfız Ali ile şiddetli meşgul oldum. Anladım ki teessür verecek var. Fakat Risaletü'n-Nur'un faal merkezi olan Hâfız Ali cihetinde olacak. Hâfız Ali'ye şifa duasına başladım, devam ettim. Ve mektup gelmeden evvel Feyzi'den sordum: "Sen bir hastalık çektin mi?" O dedi: "Yok." Dedim: "Öyle ise Isparta'da Risale-i Nur'un ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir rahatsızlığı var. Fakat hayalim hakikatin suretini şaşırmış." Sonra mektubunuz geldi, hakikat anlaşıldı.
Üçüncüsü: Bundan yirmi gün evvel, eyyam-ı mübarekeden sonra hatırıma geldi ki vazifedarane kalemi her gün istimal etmeyenler, Risale-i Nur talebeleri unvan-ı icmalîsinde her yirmi dört saatte yüz defa
hissedar olmak yeter diye hususi isimlerle has şakirdler dairesi içinde bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebep hissetmeden yine Hakkı, Hulusi'ye arkadaş oldu. İsmiyle, resmiyle has dairesine girdi. Hakkı'nın "Beni duadan unutmasın." diye mektubunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, hususi duayı kazanmış hesabıyla tahmin ettik.
Hattâ bugünlerde bunun gibi inayetin çok lem'aları var. Emin, bunları havadis-i yevmiye diye bir fıkra yazacak, belki size de gönderecek.
Risaletü'n-Nur'un küçük talebeleri ve istikbalde çalışkan, kıymettar şakirdleri olanlar, şimdi de talebeler dairesinde olarak hissedardırlar.
İstanbul'da Mehmed Feyzi, Eski Said'in risalelerini ararken aynı günde kahraman Rüşdü, bir dükkânda mevcudunu toplamış, almış idi. Küçük Hüsrev müteessir olarak başka yerde aramış, İşaratü'l-İ'caz'ı bulmuş. Tahminen demiş ki: Bana sebkat eden, herhalde benden ilerideki Ispartalı kardeşlerimdir.
Her neyse bu İşaratü'l-İ'caz nüshasını Hâfız Ali ve Sabri'deki nüshalarda bulunan keramet-i tevafukiyeyi yazdırmak istiyor. En kolay bir çaresi; küçük bir defterde, her sahifesinde tefsirin bir sahifesine mukabil huruf-u hecanın (elif ve tâ vesaire) kaydedersiniz. Kolayını bulmazsanız kalsın.
Umum kardeşlerime birer birer ve bilhassa risaleler ile çok meşgul olanlara selâm ve dualar ederim ve dualarını beklerim.
Not: Emin ve Küçük Hüsrev ve Hâfız Tevfik selâm ve arz-ı hürmet ederler. Tahsin askere gitmiş. Kardeşiniz
Said Nursî
(Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir şakirdi olan Yusuf'un bir fıkrasıdır.)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
وَ بِه۪ نَسْتَع۪ينُ
Rahîm, Rauf ve Zü'l-Minen Hazretlerinin inayet ve lütuflarından olarak tövbe ve istiğfar gibi kullarına ihda eylediği miftah-ı kerem ve ihsana, çok günahkâr ve terbiyesiz olan ben sefil Yusuf Toprak, bütün fezayıh ve i'tisaflarıma rağmen, tevessül ettikçe bana fazlından verdiği mazhariyetin kıymetini takdir etmek, ona şükür eylemek şöyle dursun, bilakis küfran-ı nimet, defaatle nakz-ı ahd, irtikâb-ı kizb ve hıyanet eylediğim için derin kasavete, kesif zulmete, müthiş dalalete (hakkıyla) maruz kalan kalbimin, ruhumun aldığı müzmin ve münkis yarayı tedavi çaresini taharri yolunda aklımı, zevkimi kaybetmiş, âdeta çılgın bir hale girmiştim.
Başvurduğum her tabib-i manevîden aldığım ilaçlar; yaramı tedaviye, aklımı iknaya, lehfemi iskâta kâfi gelmedi. Bizzarure
قُلْ يَا عِبَادِىَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ
âyet-i celilesinin mefhumuna tevessülen, me'luf olduğum denâetlerden mütehassıl koyu lekeleri kal' ve tathire ve tarîk-i Hak'ta sebata muîn olacak bir rehberi ararken, ortada hiçbir sebeb-i zâhirî olmadığı halde, memleketimden Kastamonu'ya nefyim şüphesiz, nefsime giran gelmiş ve hattâ yeis ve teessüre kapılmıştım. Bilmiyordum ki bu nefyim ile
وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْرًا كَث۪يرًا
âyetlerinin sırrına mazhar edecek ve iltiyamı ümit ve imkânsız gördüğüm manevî yaralarımın tedavisine muktedir doktorların ve yanlarındaki kuvvetli mualecenin eserini, varlığını ve ism-i Hay ve Hakîm'in cilvesini şefkaten göstermek suretiyle, bana minnet üstünde minnet-i
uhrevî yapmak içindir. Bu mülevves ahlâkımla ben neciyim ki bu ihsan-ı azîme nâil olayım diye şaştım. Fakat lehü'l-hamdü ve'l-minne
مَنْ طَلَبَن۪ى وَجَدَن۪ى وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَح۪يمًا
gibi işarat-ı celile hatırıma gelmekle, bir derece müteselli oldum.
Ey yaramın doktoru! Ve ey dalalet uçurumunda yuvarlanan ruhumun halâskârı! Ve ey İlahî ve kudsî yolların rehberi!
Evvelden hiç muarefemiz yokken seni kale üstünde ilk ve tesadüfen gördüğümde "Dalaletten halâsın, Allah'ın rahmetine vusulün en kısa yolu var mı?" diye sordum. "Çok kısa bir çare-i Kur'aniye vardır." diye buyurdunuz. Fakat dalaletim, gafletim, enaniyetim itibarıyla bu kısa ve merdane cevaptaki hikmet-i azîme, nebean-ı rahmete dikkat etmedim. Ruhuma ihanet ederek aldırmadım. Ve felaket-i maneviyede bir müddet daha kalmış oldum.
Vaktâ ki Risale-i Nur hattâ enhar-ı Nur demesine şayeste olan mektuplardan, yine tesadüfen elime geçen bir nüshayı görünce ve münderecatındaki hakaike dalınca, inayet-i Rabbanî, mu'cizat-ı Kur'anî, himemat-ı Sübhanî, keramat-ı ruhanî eseri olmalıdır ki kasî kalbime, âsi ruhuma, gafil aklıma, mağrur vicdanıma, sakîm düşünceme "tâk" diye bir tokmak vuruldu. Bir intibah halkası takıldı. Hemen düşündüm. Ulemanın midad-ı aklâmı, şühedanın kanından mübecceldir ve
اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ عُلَمَاءُ اُمَّت۪ى كَاَنْبِيَاءِ بَن۪ى اِسْرَائ۪يلَ
gibi hadîsler ile Hazret-i İsa'nın (as) Havariyyun'a, Hazret-i Muhammed'in (asm) Ensar'a tekliflerini ve onların icabetini hatırladım.
Âdeta fetret devri denmeye seza olan bu zamanda, irsiyet-i nübüvvet makamında, i'lâ-yı kelimetullah uğrunda maddeten uğraşan, seyl-i dalaletle kapanmış olan râh-ı Hakk'a çığır açan bir recül-ü fedakâra iltihak ve muavenet etmek ve bu vesile ile fırsatı ganimet bilerek, zulümattan nura mazhar olmak lüzumunu his ve intikal ettim. Pek âdi bir mahluk olduğum ve kalbime müstevli, ağır dalalet darbesi, kalın perdesi altında hasta bulunduğum için fazileti, maneviyatı anlamam. Zira fazileti takdir edebilmek, fazileti bilmekle mümkündür.
Yalnız bunca mesavî ve mütereddid hareketlerimle huzur-u sâmîlerine lütfen kabulümde, yüksek ruhunuzdan yağan samimi şefkat, hakiki
re'fet, halîmane iltifat, kerîmane hüsn-ü kabulünüz beni birtakım ümitlere, ihtiyarsız muhabbetlere sevk ve büyük sürurlara gark etti. Ancak Allah'ın en âciz en aşağı en günahkâr en zalim bir mahlukunu arkadaşlığına kabul ve tahammül eden bir şahsiyet, alelâde olamayıp kuvvetli püştibana, fütur götürmez bir mesnede mâlik olmak lâzım geldiğini teyakkun edebildim.
وَابْتَغُوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ى سَب۪يلِه۪ وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا
Riyakârlık olmasın, selim fikrinizden, ciddi tavrınızdan, Kur'an'a ittiba ve temessük yolundaki doğru irşadınızdan, hakiki sözlerinizden, samimi telkininizden, umumî hayırhah hissiyatınızdan kalbime, mecruh ruhuma uzanan tîg-i şifa, neşter-i ümidin tesiriyle dilşâd ve mutmain oldum. Türlü türlü evhamın açtıkları menfezlerden rahnedar kalan ruhuma tamam ve muvafık buldum. Zira
وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذ۪ٓى اُنْزِلَ مَعَهُ وَالَّذ۪ينَ يُمَسِّكوُنَ بِالْكِتَابِ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِىَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَ هُدًى وَ مَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ وَاَنَّ هٰذَا صِرَاط۪ى مُسْتَق۪يمًا مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ
vesaire gibi hakikatler dimağıma yerleşti.
Elbette bu keyfiyet bana hacc-ı ekber, râh-ı saadet, ömr-ü ebed, tayr-ı devlet, enfal-i ganimet sebebi olunca, sürurumdan ne kadar kabarsam ve siz halâskâr ve hekîm-i derdime ne kadar teşekkür ve izhar-ı mahmidet eylesem hakkım olmaz mı?
İşte bu vesiledir ki beni Kur'an dellâlının, Risale-i Nur müellifinin şakirdliğine tahsis ve kabul ettirmek gibi azîm lütuflarına mazhar kılan Rabb-i Rahîm'ime karşı, dünyada kaldığım ve imkân bulduğum müddetçe kalemimi, hayatımı bu uğurda istimal etmeye söz ve karar verdirdi.
Fazlaca söz söylemeye salahiyetim ve o mertebeye istihkakım olmadığından şimdilik kısa kesiyorum. Hizmetiniz umumî ve müessir, âmâliniz muvaffak, himmetiniz âlî ve daim, emeğiniz makbul, sa'yiniz meşkûr, hayatınız mesud, ömrünüz efzûn, sıhhatiniz mahfuz olsun. Sonsuz minnettarlığımın kabulünü, manevî himmet ve teveccühünüzün devamını rica eder, nur ile meşgul nurlu ellerinizi öperim, Efendimiz, Büyüğümüz.
(15 Şubat 1359) Talebe namzedi, sefil
Yusuf Toprak
(Risale-i Nur'un istikbalde ehemmiyetli bir talebesi olan İhsan Sırrı'nın bir fıkrasıdır.)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Vâkıf-ı esrar-ı Sübhan, Ferîd-i Bediüzzaman, Es-seyyid Saidü'l-Kürdî Hazretleri huzur-u sâmîsine,
Esselâmü aleyküm ey mürşid-i kâmil!
Kemal-i tazimle hâk-i pâyinize yüzlerimi sürmeme ve mübarek ellerinizi takbil etmeme müsaadenizi yalvarırım. Bendeniz, şu ilticanamemi zat-ı âlînize sunan Saraç Ahmed Efendi fakirinizin oğluyum. Üstad-ı kaderin, ezelde levh-i kazaya çizdiği yazılar hükmüyle mahkûm olmuş, zavallı bir âvâreyim.
Makam-ı Yusuf'ta tali'in cilvelerini takdir-i İlahîye tam bir inkıyad ile seyretmekte iken, babamdan aldığım bir şefkatnamede Zat-ı Mürşidanenizin muhabbet-i manevîlerinin mübeşşiri olan selâmlarınızı tebliğiyle, viran gönlüm şâd ü bünyâd edildi. Şu muzlim ânımı nurlandıran huzur-u manevîniz muvacehesinde satırlarım gibi kapkara yüzümü, seyyiat-ı mazi ile mâlî a'mal-i kabihamın nişanelerini gizlemeye muktedir olamamaktan mütevellid hicabımı setre kudretyâb olamadım.
Yolunu şaşırmış, nur-u hakikati görmekten mahrum mâsivaperestlere Risale-i Nur ile destgîr ve şefî olduğunuzu yıllardan beri bildiğim
için kapınıza boynumu uzatarak, hidayet yolcularınız meyanında yer alabilmek emel-i hâlisanesiyle halka-i irşadınıza bütün ruhumla şitab ediyorum. İrşadat-ı âliyenize muhtaç bulunduğumu arz ederken cüretimin nazar-ı affınıza mazhar buyrulmasına yalvarır, kemal-i tazimle mübarek ellerinizi takbil ve tevkir ile kesb-i şeref ü can eylerim, Büyük Mürşidim, Efendim Hazretleri.
Bir gün zalimlere dedirir Hazret-i Mevla,
«تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا»
Risale-i Nur şakirdlerinden
İhsan Sırrı
(Küçük Hüsrev Mehmed Feyzi'nin bir fıkrasıdır.)
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Kıymettar Üstadım, Efendim!
Çeşm-i im'anımla kıldım Risale-i Nur'a nazar
Yoktur imkân yaza mislin efrad-ı beşer.
Bu ne elfaz, bu ne mana, bu ne üslub-u hasen
Okudukça münceli olmakta daim bir hüsün.
Bârekellah ey mukaddes Nur-u Hüda
Sendedir envar-ı tevfik-i İlahî ruşenâ.
Âfitabın nuru zâildir, bu nur amma verir
Subh-u mahşerde uyûn-u mü'minîne incilâ.
Her harfi şem'a-i feyz-i İlahî cilveger
Zevk alır baktıkça insan, bütün eşyadan geçer.
Eyliyor talim-i iman-ı tahkikî cümle âleme
Kim okur sıdkla, iner feyz-i Rahman kalbine.
Halleder tılsım-ı kâinatı, her harfi dünya değer
İlm-i nâfi'dir, yazılır ecr-i cezîl, tâ kıyamet bîkeder.
Hasılı, bi'l-cümle meknuzat-ı hikmet-perverin
Her biridir ehline, bir âfitab-ı Hak-nüma.
İlahî bihakkı Esmaike'l-Hüsna,
Tâ kıyamet münteşir olsun, uyûn-u ehl-i Hak bulsun cilâ.
Ey müellif-i Risale-i Nur, ger edersin iftihar becâdır
Gıpta ederse cümle ihvanın sana, çok sezadır.
Çünkü eyledin iman-ı tahkike bir memer
Elde ettin şaheserle zuhr-i yevmi'l-mefer.
Bilirim değilsin enbiyadan bir nebi(Hâşiye)
Lâkin elinde nedir bu nur-u muteber?
Feyziyâ sen etme tatvil-i kelâm
Eyler elbet ehl-i irfan, arz-ı tahsin-i eser. Fakir Talebeniz Küçük Hüsrev
Mehmed Feyzi
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Aziz, sıddık, muhlis, hâlis kardeşim!
Evvela: Sizin bayramınızı ve Nurlarla ciddi iştigalinizi ve daima birinciliği Nur dersinde ve sadakatinde muhafaza etmenizi, bütün ruh u canımla tebrik ederim.
Sâniyen: Hiç merak etme, seninle muhabere manen devam eder. Bütün mektuplarımda "Aziz, sıddık kardeşlerim" dediğim zaman muhlis Hulusi saff-ı evvel muhatapların içindedir.
Sâlisen: Nurlar pek parlak ve galibane fütuhatı geniş bir dairede devam ediyor. سِرًّا تَنَوَّرَتْ sırrıyla, perde altında daha ziyade işliyor. İki makine, bin ve beş yüz kalemli iki kâtip olmasıyla, inşâallah zemin yüzünü de ışıklandıracak derecede ders verecek.
Kardeşim, ben de senin fikrindeyim ki Nur hizmeti için kader-i İlahî seni gezdiriyor. En muhtaç yerlere sevk eder. Hususan o havali, memleketim. Güzel levha-i hakikatin lâhikalarına geçirmek için Nur şakirdlerine gönderdik. O civarda Nurlarla alâkadar zatlara selâm...
Biraderzadem Nihad'ın gözlerinden öperim. O da babası ile beraber daima duamdadır.
اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى
Seni unutmayan hasta kardeşiniz
Said Nursî
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvela: Umumunuzun hesabına Tahirî'yi gördüm ve kendi hesabımıza da umumunuza tam bir Said ve canlı bir mektup olarak gönderdim.
Ve Sandıklı'dan Edhem Hoca ile Mustafa Hoca bugün geldiler, Nurlu vazifelerine gittiler.
Sâniyen: Hulusi Bey kardeşimiz Zülfikar ve Siracünnur'u ve sonra Sikke-i Gaybiye'yi istiyor. Nur santralı Sabri muhabere etsin, göndermeye çalışsın.
Sâlisen: Risale-i Nur kendi kendine hem dâhilde hem hariçte intişar edip fütuhat yapıyor. En muannid dinsizleri de teslime mecbur ettiğini haberler alıyoruz. Yalnız şimdilik, bir derece ihtiyatın lüzumu olduğuna, hususan Beşinci Şuâ içinde bulunan Siracünnur, lâyık olmayan ellere verilmemelidir.
İmam-ı Ali (ra) Risale-i Nur'a Siracünnur namı vermesi ve سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesiyle işaret ediyor ki Siracünnur perde altında daha ziyade tenvir edecek diye bir işaret-i gaybiye telakki ediyoruz. Umumunuza selâm ederiz.
اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى
Kardeşiniz
Said Nursî
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا اٰم۪ينَ
Aziz, sıddık, muhlis kardeşim ve iman hizmetinde sebatkâr, metin arkadaşım!
Evvela: Kat'iyen bil, sen eski mevkiini Nur dairesinde tam muhafaza ediyorsun. Ve senin ile muhabere hiç kesilmemiş. Ben kardeşlere yazdığım mektubumda "Aziz, sıddık" dediğim vakit daima saff-ı evvelde Hulusi de muhataptır. Senin bu ağır şerait altındaki nurlu hizmetlerine, bin bârekellah deriz. Ve bu bîçare hasta kardeşine ettiğin çok yüksek duana binler âmin deyip Allah senden razı olsun. Sizi tebrik ederiz.
Sâniyen: Lillahi'l-hamd Nurların her tarafta fütuhatları var. En ehemmiyetli yerlere sizin gibi kahramanlar gönderiliyor. O havalide ve Kars'ta Nurlarla alâkadar kardeşlere, hususan biraderzadem Nihad'a çok selâm ve selâmetlerine dua edip dualarını isteriz.
Buradaki Nurcular size arz-ı hürmetle çok selâm ediyorlar.
اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى
Kardeşiniz ve seni unutmayan
Said Nursî
Aziz kardeşim!
Beni merak etme. Cenab-ı Hakk'ın inayeti devam ediyor. Hem de dünya madem geçer, meraka değmiyor. Sen her günde belki yirmi defa duada tahattur edilirsin.
س ع
Nur'un makinistleri, Medresetü'z-Zehranın faal, muktedir şakirdlerinden Terzi Mehmed, Halil İbrahim, masumların küçük kahramanlarından Talat ve arkadaşları hem bizleri hem bütün Nur şakirdlerini memnun ettikleri gibi inşâallah ileride bu memlekete, bu hizmet-i Nuriye ile çok büyük fayda ve netice verecekler.
Sordukları mesele-i şer'iye ise şimdiki mesleğimiz ve halimiz, o meselelerle meşgul olmaya müsaade etmiyor. Yalnız bu kadar var ki: Ruhsat-ı şer'iye olan kasr-ı namaz ve takdim tehir, vesait-i nakliye bir kararda olmadığı için onlara bina edilmez. Belki kaide-i şer'iye olan kasr-ı namaz, sabit olan mesafeye bina edilebilir.
Eğer denilse ki: Tayyare ile ve şimendiferle bir saatte giden zahmet çekmiyor ki ruhsata müstahak olsun.
Elcevap: Tayyare ve şimendiferde abdest alıp vaktinde namazını kılmak, yayan serbest gidenlerden daha ziyade müşkülat bulunduğu için ruhsata sebebiyet verir.
Her ne ise… Şimdilik bu kadar yazılabildi. Bu mesele-i şer'iyeyi ulema-i İslâm halletmişler, bize ihtiyaç bırakmamışlar. Şimdi hazır Doktor Hayri ve Terzi Mustafa, kendi hisselerine arz-ı hürmet ve selâmet ederler.
Said Nursî
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ اَحْسَنَ اللّٰهُ عَزَاكُمْ وَ اَعْطَاكُمْ صَبْرًا جَم۪يلًا وَ غَفَرَ لِمَيِّتِكُمْ وَ نَوَّرَ قَبْرَهُ بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ وَ جَعَلَهُ ف۪ى قَبْرِه۪ مُشْتَغِلًا بِرِسَالَةِ النُّورِ بَدَلَ الْفَلْسَفَةِ السَّق۪يمَةِ اٰم۪ينَ
Aziz kardeşim!
Bu hâdise dahi Abdurrahman hâdisesi gibi bir hüccettir ki bize şimdiki tarz-ı hayat yaramaz. Bize bu dünyada daha safi ve âlî ve kudsî
bir hayat-ı masumane ihsan edildiğinden ona kanaat lâzımdı. Merhum Abdurrahman gerçi muvakkaten aldandı fakat İstanbul'da Risale-i Nur mukaddimatına büyük bir hizmeti var. Hem Onuncu Söz ile tam kurtuldu, sonra gitti.
Merhum Fuad dahi inşâallah Risale-i Nur'un feyziyle imanını kurtarmış ve mektubu dahi senin dediğin gibi gösteriyor ve size ve hanedanınıza mensubiyetiyle samimi iftiharı ve kuvvetli irtibatı, Risale-i Nur cihetiyle olduğunu hissettim.
Ben size taziye vermek değil belki hem onu hem sizi tebrik ederim ki bu zamanın dehşetli ve dalaletli hayatından kurtuldu, daha masum ve çok bulaşmadan gitti. Ve size cennette lâyık bir evlat ve وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ sırrına mazhar oldu.
Ben şimdiye kadar merhum Molla Abdullah ile beraber Abdurrahman'ı ve Ubeyd'i ekser dualarımda zikrettiğim gibi merhum Fuad'ı dahi onlar ile beraber her vakit yâd edeceğim, inşâallah.
Evet kardeşim, dediğin gibi Fuad'ın (rh) mektubu aynen Abdurrahman'ın (rh) mektubu misillü, Risale-i Nur'un bir şule-i kerametini gösteriyor. Yalnız Abdurrahman'ın gayet hâlis ve şimdiki tarz-ı hayattan ve tabirlerinden müberra, safi ifadesi onda yoktur. Eğer dünyada kalsaydı mağlup olmak ihtimali vardı.
Cenab-ı Erhamü'r-Râhimîn hem ona hem Risale-i Nur hanedanına ve dairesine merhamet edip onu rahmetine ve cennete aldı, mağlup ettirmedi. Risale-i Nur'un küçük talebeleri dairesindeki makamında ibka etti. Hadsiz şükür olsun ki bu iki kahraman biraderzadelerim vefatlarının ilannameleriyle Risale-i Nur şakirdleri imanla kabre gireceklerine dair olan müjde-i Kur'aniyeye iki misal ve iki delil gösterdiler.
Benim tarafımdan Risale-i Nur'la alâkadar veya bizimle dost olanlara selâm ve dua ile Davud ve Nihad, iki Muhammed ve Abdülmecid ile beraber, bütün manevî kazançlarıma her gün hissedardırlar. Kardeşiniz
Said Nursî
s. 368 (Hâşiye-1) وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ kelimesi, Risale-i Nur'un hakiki bir ismi olan Bediüzzaman'ın makamına tam tamına tevafuku ve manen mutabakatı olduğu gibi yalnız وَدَاعِيًا kelimesi de Risale-i Nur'un tercümanı olan Said ismine üç harf ile ittihat ve üç farkla tevafuk eder. Çünkü tenvin, elif ve vav mecmuu elli yedi "sin"den üç fark var. Risale-i Nur talebelerinden Küçük Abdurrahman Tahsin
s. 368 (Hâşiye-2) (Tenvinler elif sayılır) makamı (1330) edip Risale-i Nur'un fatihası olan İşaratü'l-İ'caz tefsirinin zuhur tarihine ve سِرَاجًا مُنِيرًا eğer birinci tenvin sayılsa (1380) ederek yirmi bir sene sonra Risale-i Nur, küre-i zemini ışıklandıracak bir sirac-ı münevver olacağına remzeder inşâallah. Risale-i Nur talebelerinden Tahsin
s. 382 (Hâşiye) Mevlana Câmî, Mevlana Celaleddin-i Rumî hakkında demiş: مَن چِه گُويَمْ دَرْ وَصْفِ اٰنْ عَال۪ى جَنَابْ ن۪يسْتْ پَيْغَمْبَرْ وَل۪ى دَارَدْ كِتَابْ Câmî'nin bu fıkrasının mealine işaret etmek istiyorum.