Barla Lâhikası · s. 275
BEŞİNCİ MESELE
Mühim bir sırr-ı âyet:
Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, mecmuu mu'cize olduğu gibi her bir suresi dahi bir mu'cize hattâ pek çok âyetlerin her birisi birer mu'cize veya bir lem'a-yı i'cazı gösterir bir tarzdadır.
Mesela, sahabeden bahseden âhir-i Sure-i Fetih olan âyeti ki
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ
dan başlar, bütün huruf-u hecaiyeyi tazammun etmekle beraber, sahabenin tabakat-ı meşhuresinin ki Ashab-ı Bedir, Şüheda-i Uhud, Ashab-ı Suffa, Ehl-i Biat-ı Rıdvan gibi şöhretgir-i âlem tabakatın esmasının adedine işaret ediyor ve şu âyetten evvelki
هُوَ الَّذ۪ٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ
âyeti altmış üç harf olduğundan ömr-ü nebeviyeye işaret ettiği gibi bahsettiğimiz âyetle beraber Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevî'nin adedini gösterir.
İşte âhirdeki âyetin adedi iki yüz altmıştır. Ashab-ı Bedir, Şüheda-yı Uhud ile beraber, Bedir ile Uhud Şühedasından bulunan bir tek sayılmak hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla iki yüz altmıştır.
Aynı âyetteki hurufat gibi Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Suffa ile söylediğimiz şart ile beraber, iki yüz altmış dört eder. Âyetten dört fazladır ki Hulefa-yı Erbaa veya Hamse-i Âl-i Abâ'dan dördüne işaret vardır. Âyette her bir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashab-ı Bedir ve Uhud ve Suffa'nın esmasına ne derece muvafık adet göstermesinde, gelecek hurufata dikkat et:
Hemze lafzî 9, gayr-ı melfuzu 15 muvafık geliyor.
ب 4, ت 8, ث 2 muvafık. ج 8 muvafık. ح 3, خ 10, د 6, ذ 3 muvafık. ر 16 muvafık, ز 6 muvafık. Uhud ve Suffa'dan س 7 muvafık. Suffa'dan ش 2 muvafık. Suffa'dan ص 2 muvafık. Bedir'den ض 2 muvafık. Suffa'dan ط 1, ظ 3; Uhud'da Abâdile-i Seb'a, Hulefa-yı Selâse ع 10 muvafık. Suffa'dan غ 6, ف 14, ق 1 muvafık. Bedir'de ك 6, ل 34, م 24 muvafık. ن 16 muvafık. ه 16, و 15, ى 12 muvafık, لا 2, elif 18 muvafık.
İşte şu hurufatın yarısı Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud'da muvafık gelmesiyle gösteriyor ki gayr-ı muvafık olanlar başka tabakatın adedine muvafıktır. Mesela, Ehl-i Biat-ı Rıdvan gibi tabakat-ı meşhureye...
Hem cây-ı dikkattir ki
ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا
âyetinde şu âyet gibi bütün huruf-u hecaiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak o hurufatın tekraratı acib bir tarz-ı münasebettedir. Şu âyet ise birbirine bakmıyor, kardeş kardeşine muvafık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurufatın vazifesi, âyetin manasını teyid ederek bahsettiği sahabelerin esmasına bakıyorlar.
Evet, şu âyet-i kerîme cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü yine kelimeleriyle, hurufatıyla aynı manaya işaret eder. Mesela, şu âyetin hurufatları Ashaba baktıkları gibi kayıtları da Ashabın sıfât-ı meşhuresine bakar. O sıfâtı göstermekle, o sıfât sahiplerine parmak basıyorlar.
Mesela وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ daki maiyet-i hâssa, sohbet-i mahsusayı zikretmekle Ebubekiri's-Sıddık'ın medar-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hâssa ile başına parmak basıyor.
اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ
şiddet-i hamiyet-i İslâmiye ile küffara galebe-i kat'iyesi ile şöhret-şiar olan Hazret-i Ömer'i âyine gibi gösterir.
رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ
şefkat-i rahîmane ile meşhur-u enam olan Hazret-i Osman-ı Zinnureyn'e parmak basıyor.
تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا
kaydıyla, rükû ve secdede devam ve kesrette meşhur olan Hazret-i Aliyyü'l-Murtaza'ya işaret ediyor.
يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا
cümlesiyle Ehl-i Biat-ı Rıdvan’a,
س۪يمَاهُمْ ف۪ى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ
Ashab-ı Suffa’ya,
ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ
fukaha ve ulema-i sahabeye,
وَمَثَلُهُمْ فِى الْاِنْج۪يلِ
Ashab-ı Huneyn ve Fetih, Uhud ve Bedir'deki sahabelerin namdar yiğitlerine işaret ettiği gibi enbiyadan sonra benî-Âdem içinde en yüksek, en namdar, en mümtaz olan sahabelerin medar-ı rüçhaniyetleri, menşe-i imtiyazları ve maden-i meziyetleri olan secaya-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye ve muamelat-ı gâliyeye o mezkûr kayıtlar ve sıfatlarla işaret ediyor.
O kayıtlarla diyor ki: Sahabelerin halka karşı vaziyetleri, düşmanlarına şedittirler ve dostlarına ve mü'minlere rahîmdirler. Cenab-ı Hakk'a karşı rükû ve secdede kemal-i itaattedirler. Her işlerinde Cenab-ı Hakk'ın rıza ve fazlını kasdederek kemal-i ihlastadırlar.
Hem sahabelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metanet ve terakki ve sebat ve tefevvuku, maziden Tevrat ve İncil'i işhad ederek mu'cizane ve müstakbelden ibadet ve cihad vazifesinde hârikulâde hareketleri ihbar ederek mu'cizane mazi ve müstakbelde iki ihbar-ı gaybiye ile sahabelerin i'cazkâr ahvalini haber vermekle, şu âyette bir lem'a-yı i'cazı gösterir ve âyetin daha başka çok işaretleri vardır. İzahı uzun olduğundan ve ihatamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.
İşte madem şu âyet hem cümleleri hem kelimeleri hem hurufatıyla ayrı ayrı vazifeleri gördükleri halde, mana-yı maksudun etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyan etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrar-ı acibeyi câmi' olduğu anlaşılmaz mı?