Barla Lâhikası · s. 321
olduğu için bir mu'cize-i risalet olduğu halde; sair ehl-i belâgatın umum kitaplarında, derecatlarına göre belâgat vardır. Onlarda belâgat bulunması, i'caz-ı Kur'an'a münafî olamaz.
Öyle de i'caz-ı Kur'an'ın yüzer kısmından bir kısmının cilvesi, bir nevi ikram-ı İlahî nevinden, Kur'an'ın bir nevi tefsiri olan Sözler'de, hakaik-i Kur'aniyenin hüsn-ü intizamına işareten görünüp tecelli etmesine, sair kitaplarda tevafukatın bulunması zarar vermez. Çünkü o dereceye yetişmezler. Çünkü Sözler'deki o nevi tevafukat, o dereceye gelmiş ki dikkat edenlere kat'î kanaat verir ki beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarıyla da olmamıştır. Belki nakşî bir nevi Kur'an i'cazının gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nevi ikram-ı İlahî suretinde temessül ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ى
Yirmi Sekizinci Mektup'un Sekizinci Mesele'sinin Üçüncü Nüktesi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ عَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَ عَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَ عَلٰى رُفَقَائِكُمْ ف۪ى دَرْسِ الْقُرْاٰنِ
Aziz Kardeşim!
Evvela: Kardeşimiz Abdülmecid'in, Yirmi Altıncı Mektup'un Üçüncü Mebhas'ını, lüzumsuz bir ihtiyata binaen ziyade görmesini, sen de onun ziyadesini ziyade görmekliğin beni ziyade sevindirdi.
وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ
diyen ve Kur'an'ın takdirine mazhar olan Hazret-i İbrahim aleyhisselâmın ittibaına mükellef olduğumuza işaret eden
فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا
sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.
Sâniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahalisinden bir müftü, sathî bir nazarla, vâhî bazı tenkidatı, Onuncu Söz'ün teferruat kısmına etmiş diye Abdülmecid yazıyor. Abdülmecid'in ona verdiği cevaplar, iki yer müstesna, mütebâkisi kâfidir. Fakat iki yerde, o da o zatın sathî sualine, sathî olarak cevap vermiş:
Birincisi: O zat demiş ki: "Onuncu Söz'ün hakikatleri münkirlere karşı değil. Çünkü sıfât ve esma-i İlahiyeye bina edilmiş."
Abdülmecid cevabında diyor ki: "Münkirleri hakikatlerden evvelki dört işaretle imana getirmiş, ikrar ettirmiş. Sonra hakikatleri dinlettiriyor." mealinde cevap vermiş.
Hakiki cevabı şudur ki: Her bir "Hakikat" üç şeyi birden ispat ediyor hem Vâcibü'l-vücud'un vücudunu hem esma ve sıfâtını, sonra haşri onlara bina edip ispat ediyor. En muannid münkirden tâ en hâlis bir mü'mine kadar herkes her "Hakikat"ten hissesini alabilir. Çünkü "Hakikat"lerde mevcudata, âsâra nazarı çeviriyor.
Der ki: Bunlarda muntazam ef'al var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mizan ile o fâil iş gördüğü için hakîm ve âdil olmak lâzım gelir. Madem hakîmdir, abes işleri yapmaz. Madem adaletle iş görüyor, hukukları zayi etmez. Öyle ise bir mecma-ı ekber, bir mahkeme-i kübra olacak.
İşte "Hakikat"ler bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için üç davayı birden ispat ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zaten o mücmel "Hakikat"lerin her birisi, başka risaleler ve Sözler'de kemal-i izahla tafsil edilmiş.
Abdülmecid'in ikinci nâkıs cevabı şudur ki:
O zatın yanlış sualine mümaşat edip yanlışını kabul ettiği için yanlış etmiş. Çünkü Onuncu Söz'ün "Hâşiye"sinde, ism-i a'zam, yalnız her ismin a'zamî mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz: "İsm-i a'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden tezahür eder." İsm-i a'zamı ispat etmekle beraber, her ismin bir mertebe-i a'zamı var ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bunlara mazhar olduğu gibi haşr-i a'zam da onlara bakıyor. Mesela ism-i Hâlık
meratibi, benim Hâlık'ımdan tut tâ Hâlık-ı külli şey'e kadar olan mertebe-i a'zama kadar meratibi var.
O şüpheli zatın, her ismin bir mertebe-i a'zamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle mutasavvıfe-i mütefelsife fikridir demiş. Halbuki başta İmam-ı A'zam, İmam-ı Gazalî, Celaleddin-i Süyûtî, İmam-ı Rabbanî, Şah-ı Geylanî gibi sıddıkîn-i muhakkikîn, ism-i a'zamı ayrı ayrı görmüşler. İmam-ı A'zam demiş: "El-Adl, El-Hakem ism-i a'zamdır." ve hâkeza. Her ne ise… Bu mesele bu kadar yeter.
O zatın sathî ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:
Birincisi: Tenkit etmek istediği halde, edemediği için gösteriyor ki Onuncu Söz'ün hakaiki, kabil-i tenkit değildir. Olsa olsa teferruat kabîlinden bazı ibarelerine ilişebilir.
İkincisi: İnşâallah âlî bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecid'i gayrete getirdi. Hulusi'ye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.
Üçüncüsü: O zat müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayt kalır. İnşâallah ileride tam istifade edecek.
Bu nüktenin bir güzel mealini ya sen ya Abdülmecid kaleme alıp benim selâmımla, memnuniyetimle beraber, o zata gönderebilirsiniz.
Mahallenizin imamı Hâfız Ömer Efendi'ye selâm et ve de ki ben onu kabul ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler'i ciddi dinlemeleri beni çok mesrur ediyor. Ben onlara dua ediyorum. Onlar da bana dua etsinler. Seyda namındaki zat, pederinizin intisap ettiği zat değil, ondan evvel gelmiş, iştihar etmiş mühim bir zattır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik, bütün ihvanlar size selâm ediyorlar. Kardeşiniz
Said Nursî
وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Aziz, sıddık kardeşim!
Sana bu defa Yirmi Dokuzuncu Mektup'un Üçüncü Kısmını ve Beşinci Kısmını gönderiyorum. Üçüncü Kısım'da bir sır var. Ramazanda bir saatte, benimle müsevvid zat hasta iken süratle yazılmış. Göreceğiniz tarz aynen bulunmuş, biz hayret ettik. Anladık ki o kısımda Kur'an'a dair niyetimiz tam haktır ve lâzımdır ki böyle olmuştur.
Hem Mu'cizat-ı Ahmediye'deki tevafukata bir sened-i kat'î olarak iki parça –o mektuptan dördüncü, beşinci cüzlerini– gönderdim. O iki parça o risalenin telifinin akabinde, acemi bir müstensih müsvedde-i aslîden acele yazdığı, hattâ salavatları (asm) işaretiyle geçtiği halde, iki sene sonra tetkik ettik, ümidimiz fevkinde acib bir tevafuk gördük.
Sonra ondan daha acemi bir müstensihe dedim: "Resul-i Ekrem (asm) kelimesiyle, Kur'an kelimesini kırmızı yaz, aynen o nüshayı istinsah et." Halbuki ikinci müstensih çok acemi idi. Evvelki müstensihin nüshasındaki tevafuku kısmen bozmuş, şuuru taalluk ettiği için letafetini ihlâl etmiş. Fakat yine tevafukata bir hüccet olur. Siz de güzelce kendinize tebyiz ediniz. O müsvedde-i ûlânın bir sureti ya sende veya Abdülmecid'de mahfuz kalsın.
Felillahi'l-hamd şimdi Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın iki yüz ecza-i i'cazından bir cüzünü göze gösterecek birkaç Kur'an'ı yazdırıyoruz. Birisi tamam oluyor. İçinde (2806) lafza-i Celal'den, yüzde bir müstesna, umumen tevafuku, gaybî tarzında görünüyor. Lafzullahı kırmızı ile yazdırdık, gören "Kur'an'ın i'cazını gözümle görebiliyorum." diyebilir. İnşâallah bu cüz-i i'caz, hatt-ı Kur'anîyi muhafaza edecek, tahriften kurtaracak.
Elmas kalemli kardeşlerimize taksim ettim. En birinci kardeşimiz Hakkı Efendi birinci cüzü yazdı. İkincisini, üçüncüsünü senin bedeline yazmaya hâhişkârdır.
Başta valideyninize, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman Bey, yeni talebem İmam Ömer Efendi olarak Sözler'le alâkadar olanlara selâm ve dua ediyorum, dualarını isterim.
Sâbık Müftü Kemal Efendi'ye de ki: Müjde! Her bir saat hastalıklı ömrü, bir gün ibadet hükmündedir. Şu zamanda hayatın en iyi sureti böyledir. Biz dergâh-ı İlahîde onun hakkında en hayırlısını niyaz edip dua ediyoruz ve edeceğiz. Öylelerin duası makbuldür. Bana dua etsin.
Hoca Abdurrahman ile Fethi Bey, ikisi has talebelerin daire-i duası içinde duada kazancıma hissedardırlar. İkisi bana dua etsinler. Eskide benim Ömer isminde talebem vardı, senin şimdiki orada Ömer Efendi ona duada arkadaş olmuştur.
اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى
Kardeşiniz
Mirzazade Said Nursî
Yirmi Dokuzuncu Mektup'un Dördüncü Kısmı hem uzundur hem bir tek nüshadır. Bu defa gönderemedim. O kısım doğrudan doğruya i'caz-ı Kur'an'ın bir âyinesidir ve çok da mühimdir. Otuz sekiz sahifedir. Başta Sabri, Süleyman, Hüsrev, Bekir, Tevfik, Galib sizlere selâm ederler.
On Dokuzuncu Mektup'un Dördüncü Cüzünü, On Beşinci Nükteli İşaret'e kadar tashih ettim. Acele göndermek lâzım geldi, vakit bulamadım tam tashih edeyim. Sen evvela On Beşinci Nükteli İşaret'ten sonra kendi nüshanızla mukabele edip tashih ediniz, sonra tebyiz ediniz.
Yirmi Sekizinci Mektup'un Yedinci Mesele'sinde acib bir tevafuk görüldü. Şöyle: İki sahife baştan başa, yalnız baştaki satır müstesna, yirmi dokuz satır şuur ve ihtiyarımızın haricinde, bütün "elif" gelmiş. Bu bütün "elif" Yirmi Sekizinci Mektup'tan Yirmi Dokuzuncu Mektup'a ehemmiyetli bir işaret-i gaybiyedir, diyordu. Sonra numunesini size göndereceğiz.
Said Nursî
(Said Nursî'nin bir fıkrasıdır.)
بِاسْمِه۪
وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık, hakikatli âhiret kardeşim ve ciddi ve kuvvetli arkadaşım!
Kur'an-ı Hakîm'in baş hâşiyelerinde, âyât-ı Kur'aniyenin adedi altı bin altı yüz altmış altı (6666) olmakla, envar-ı Kur'aniye ve hakikat-i Furkaniye eyyam-ı şer'iye ile altı bin altı yüz altmış altı (6666) sene kadar küre-i arzda hükmü cereyan edeceğine işaret ettiğine dair sualinize o vakit zihnim başka yere müteveccih olduğu için izahlı bir cevap veremedim. Sonra bana ihtar edildi ki: Âsım'ın suali ehemmiyetlidir, cevap ver. Ben de o ihtara binaen, üç esasla bir parça izah edeceğim:
Birinci Esas: Nasıl ki nur-u Muhammedî ve hakikat-i Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm, divan-ı nübüvvetin hem fatihası hem hâtimesidir. Bütün enbiya, onun asl-ı nurundan istifaza ve hakikat-i dininin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları o nur-u Ahmedî (asm) cephe-i Âdem'den tâ Zat-ı Mübarek'ine müteselsilen tezahür edip neşr-i nur ederek intikal ede ede tâ zuhur-u etemle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mahiyet-i kudsiye-i Ahmediye, Risale-i Mi'rac'da kat'î bir surette ispat edildiği gibi şu şecere-i kâinatın hem çekirdek-i aslîsi hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat-i Kur'aniye, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hakikat-i Muhammediye (asm) ile beraber müteselsilen enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek gele gele tâ nüsha-i kübrası ve mazhar-ı etemmi olan Kur'an-ı Azîmüşşan suretinde cilveger olmuştur.
Bütün enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları, hülâsa-i kitapları Kur'an'da bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binaen, fetret-i mutlakanın zamanı ihraç edildikten sonra, rivayet-i meşhure ile zaman-ı Âdem'den tâ kıyamete kadar, eyyam-ı şer'iye ile tabir edilen yedi bin (7000) seneden fetret-i mutlakanın zamanı tarh
edildikten sonra altı bin altı yüz altmış altı (6666) sene kadar din-i İslâm'ın sırrını neşreden hakikat-i Kur'aniye küre-i arzda ayrı ayrı perdeler altında neşr-i envar edeceğine, âyâtın adedi işaret ediyor, demektir.
İkinci Esas: Malûmdur ki küre-i arzın mihveri üstündeki hareketiyle gece gündüzler ve medar-ı senevîsi üstündeki hareketiyle seneler hasıl oluyor. Güneşle beraber her bir seyyarenin belki sevabitin ve Şemsü'ş-şümus'un dahi her birinin mihveri üstünde eyyam-ı mahsusalarını gösteren bir hareketi ve medarı üzerinde deveranı dahi bir nevi seneleri gösteriyor. Hâlık-ı arz ve semavat'ın hitabat-ı ezeliyesinde o eyyam ve seneleri dahi irae ettiğine delili şudur ki:
Furkan-ı Hakîm'de
ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ
تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَ الرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ
gibi âyetler ispat ediyor. Evet, kış günlerinde ve şimal taraflarında gurûb ve tulû mabeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz dokuz saatten ibaret eyyamlardan tut tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ kozmoğrafyanın rivayetine göre tâ "Rabbü'ş-Şi'ra" tabiriyle Kur'an'da namı ilan edilen ve şemsimizden büyük "Şi'ra" namında diğer bir şemsin belki bin seneden ibaret olan gününden tâ Şemsü'ş-şümus'un mihveri üstündeki elli bin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyam-ı Rabbaniye vardır.
İşte semavat ve arzın Rabb'i, o Şemsü'ş-şümus ve Şi'ra'nın Hâlık'ı hitap ettiği vakit, o semavat ve arzın ecramına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyamları zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir.
Madem eyyamın lisan-ı şer'îde böyle ıtlakatı vardır. İlm-i tabakatü'l-arz ve coğrafya ve tarih-i beşeriyet ulemasınca nev-i beşerin yedi bin sene değil belki yüz binler sene geçirdiğini teslim de etsek, Âdem'den kıyamete kadar ömr-ü beşer yedi bin senedir olan rivayet-i meşhurenin sıhhatine ve beyan ettiğimiz altı bin altı yüz altmış altı (6666) sene nur-u Kur'an hüküm-ferma olduğuna münafî olamaz, cerh edemez. Çünkü eyyam-ı şer'iyenin dört saatten elli bin seneye kadar hükmü ve şümulü var. Fakat nefsü'l-emirdeki eyyamın hakikati o rivayet-i meşhurede hangisi olduğu şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münasip değil.
Üçüncü Esas:
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Şu meselede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeayı beyan ediyorum. Şöyle ki:
Şu dünyanın bir ömrü ve şu dünyadaki küre-i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü ve küre-i arzda yaşayan nev-i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nevi mahlukatın ömürleri, saatin içindeki dakika, saniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir. Nev-i insanın ömrü, küre-i arzın iki hareketiyle hasıl olan malûm eyyam ile olduğu gibi; zîhayatın vücuduna mazhar olduğu zamandan itibaren küre-i arzın ömrü ise merkez-i irtibatı olan şemsin hareket-i mihveriyesiyle hasıl olan eyyam ile olması hikmet-i Rabbaniyeden uzak değildir. Ve dünyanın ömrü ise Şemsü'ş-şümus'un hareket-i mihveriyesi ile hasıl olan eyyam iledir.
Şu halde nev-i insanın ömrü yedi bin sene eyyam-ı malûme-i arziye ile olsa küre-i arzın hayata menşe olduğu zamandan harabiyetine kadar eyyam-ı şemsiye ile iki yüz bin seneden geçer. Ve Şemsü'ş-şümus'a tabi ve âlem-i bekadan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü –Şemsü'ş-şümus'un işarat-ı Kur'aniye ile her bir günü elli bin sene olmasıyla– yedi bin sene o eyyam ile yüz yirmi altı milyar sene yaşarlar.(Hâşiye) Demek eyyam-ı şer'iye tabir ettiğimiz eyyam-ı Kur'aniyede bunlar dâhil olabilirler.
Evet semavat ve arzın Hâlık'ı, semavat ve arza bakan bir kelâmıyla, semavat ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslîsi ve en mükemmel, âhir meyvesi olan bir zata hitabında, o eyyamları istimal etmek, Kur'an'ın ulviyetine ve muhatabının kemaline yakışır ve ayn-ı belâgattır.
وَ الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ وَ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِه۪
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
Said Nursî
s. 328 (Hâşiye) Bu hesap Şamlı Hâfız, Kuleönü'nden Mustafa ve arkadaşı Hâfız Mustafa'nın şehadetiyle bir dakika zarfında ezber yapılmıştır. (Sene 360 gün hesabına göredir, kusur varsa bakılmamak gerektir.)