Emirdağ Lâhikası 1 · s. 46
Denizli tüccarı, aslı Burdurlu Hâfız Mustafa'ya hitaptır
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ
Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur'aniyede muvaffakiyetli arkadaşım!
Sen binler safalarla geldin, beni ebedî minnettar ettin. Ve sadık arkadaşlarınla Risale-i Nur'un serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymetlidir, değil yalnız bizi ve Risale-i Nur'un şakirdlerini belki bu memleketi belki âlem-i İslâm'ı manen minnettar ettiniz ki ehl-i imanın imdadına yetişmeye Risale-i Nur'un yolunu serbestçe açtınız.
Ben, bir seneden beri seni ve seninle beraber bu serbestiyetine çalışanları, Merhum Hâfız Ali ve Hüsrev gibi Risale-i Nur'un kahramanlarıyla beraber manevî kazançlarıma, dualarıma şerik etmişim hem devam edecek. Buraya kadar her bir dakika yoldaki, bir gün Risale-i Nur'un hizmetinde bulunduğun gibi beni minnettar eyledin. Hâkim-i âdil namını alan malûm zatı ve lehimizde onunla beraber çalışanları, bu hakiki adalete hizmetleri için âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Altı yedi aydır onları da aynen manevî kazançlarıma şerik ediyorum.
Bana teslim ettikleri Risale-i Nur'un bir kısmını, kardeşlerime cevap vereceğim, bütününü yazsınlar, onlara hediye edeceğim. Çünkü onlar, Risale-i Nur'un bundan sonraki hizmetine tam hissedardırlar. Bu meselede ben Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip bütün emvatını ve ehl-i imanın hayatta olanlarını hem kendim hem Risale-i Nur'un talebeleri, manevî kazançlarımıza hissedar etmeye karar verdik. Denizli Hapishanesini de bir imtihan medresemiz telakki ediyoruz. Ve bizimle alâkadar hem Denizli'de hem hapiste umumuna ve hususan tam adaletini gördüğümüz mahkeme heyetine çok selâm ve dualar ederiz.
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Kat'iyen şek ve şüphemiz kalmadı ki bu hizmetimizin neticesi olan Risale-i Nur'un serbestiyetini değil yalnız biz ve bu Anadolu ve âlem-i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor; belki kâinat memnun olup cevv-i sema, feza-yı âlem alkışlıyor ki üç dört ayda yağmura şiddet-i ihtiyaç varken gelmedi. Ve Denizli'de mahkemenin bilfiil teslimine karar vermesi, yine Leyle-i Mi'racda aynen Risale-i Nur'un bir rahmet olduğuna işareten Leyle-i Regaibe tevafuk ederek kesretli melek-i ra'dın alkışlamasıyla ve rahmetin Emirdağı'nda gelmesi, o teslim kararına tevafuk etmesi ve bir hafta sonra demek Denizli'de vekillerin eliyle alınması hengâmlarında yine aynen Leyle-i Mi'raca ve Leyle-i Regaibe tevafuk ederek aynen onlar gibi cuma gecesinde kesretli rahmet ve yağmurun bu memlekette gelmesi o tevafuklarıyla kat'î kanaat verdi ki Risale-i Nur'un müsaderesine ve hapsine dört zelzelelerin tevafuku küre-i arzca bir itiraz olduğu gibi bu Emirdağı memleketinde dört ay zarfında yalnız üç cuma gecesinde –biri Leyle-i Regaib, biri Leyle-i Mi'rac, biri de şaban-ı muazzamın birinci cuma gecesinde– rahmetin kesretli gelmesi ve Risale-i Nur'un da serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevafuk etmesi; küre-i havaiyenin bir tebriği, bir müjdesidir ve Risale-i Nur'un da manevî bir rahmet ve yağmur olduğuna kuvvetli bir işarettir.
Ve en latîf bir emare şudur ki dün birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi, vurdu. Biz uçurmak için işaret ettik, gitmedi. Mecbur oldum, Ceylan'a dedim:
"Pencereyi aç, o ne diyecek?" Girdi durdu tâ bu sabaha kadar; sonra odayı ona bıraktık, yatak odama geldim. Bu sabah çıktım, kapıyı açtım; yarım dakikada döndüm. Baktım "Kuddüs Kuddüs" zikrini yapan bir kuş odamda gördüm. Gülerek dedim:
"Bu misafir ne için geldi?" Tam bir saat bana baktı, uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum; ekmek bıraktım, yemedi. Yine kapıyı açtım çıktım, yarım dakikada geldim; o misafir kayboldu. Sonra bana hizmet eden çocuk geldi, dedi ki:
"Ben bu gece gördüm ki Hâfız Ali'nin kardeşi yanımıza gelmiş." Ben de dedim:
"Hâfız Ali ve Hüsrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek." Aynı günde, iki saat sonra çocuk geldi, dedi:
"Hâfız Mustafa geldi." Hem Risale-i Nur'un serbestiyetinin müjdesini hem mahkemedeki kitaplarımı da kısmen getirdi hem serçe kuşunun ve senin hem kuddüs kuşunun tabirini ispat etti ki tesadüf olmadığını ispat etti.
Acaba emsalsiz bir tarzda hem serçe kuşu acib bir surette hem kuddüs kuşu garib bir surette gelip bakması, sonra kaybolması ve masum çocuğun rüyası tam tamına çıkması, Risale-i Nur'un Hâfız Ali gibi bir zatın eliyle buraya gelmesinin aynı zamanına tevafuku hiç tesadüf olabilir mi? Hiçbir ihtimali var mı ki bir beşaret-i gaybiye olmasın?
Evet bu mesele, küçük bir mesele değil; kâinat ve hayvanat ile alâkadardır. Ben, Risale-i Nur'un bir şakirdi olmak itibarıyla kendi hisseme düşen bu kâr ve neticeyi, binler altın lira kadar kazancım var kanaat ediyorum. Başka yüz binler Risale-i Nur şakirdleri ve takviye-i imana muhtaç ehl-i imanın istifadeleri buna kıyas edilsin.
Evet dinin, şeriatın ve Kur'an'ın yüzden ziyade tılsımlarını, muammalarını hall ve keşfeden ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden ve mi'rac ve haşr-i cismanî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur'an hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid feylesoflara ve zındıklara karşı güneş gibi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur eczaları, elbette küre-i arz ve küre-i havaiyeyi kendi ile alâkadar eder ve bu asrı ve istikbali kendi ile meşgul edecek bir hakikat-i Kur'aniyedir ve ehl-i iman elinde bir elmas kılınçtır.
Aziz kardeşim!
Risale-i Nur'un avukatı Ziya'yı bizim tarafımızdan hem çok teşekkür hem tebrik ediniz. Çoktan beri ruhuma ihtar edilmiş ki Ziya namında birisi, Risale-i Nur namına büyük bir hizmet edecek. Bu mesele gösterdi ki o Ziya, bu Ziya'dır. Bizleri ebede kadar minnettar eyledi. Mahkemede zabıt kâtibi ve azadan Hasnâ Hanım ve sorgu hâkimi gibi vicdanlı zatlara teşekkür ederiz. Ve onları unutmayacağımı bilhassa başta Müftü Osman, Hasan Feyzi olarak çok ehemmiyetli kardeşlerime selâmımızı ve minnettarlığımızı bildiriniz. Ve hâkim-i âdil olan zata, Risale-i Nur'un ekser eczalarını ona hediye etmek için yazdırmayı karar verdiğimi
söyleyiniz. Ve Risale-i Nur'un fahrî avukatı Ziya'ya; kısm-ı mühimmini yazdırıp ona hediye etmek niyetindeyim.
Tabolunan Âyetü'l-Kübra Risalesi'nin beş yüz matbu nüshaları da tabedenlere verilecek mi? Merak ediyorum.
Biri de İstanbul'da müsadere edilen ne kadar Risale-i Nur varsa bana aittir. İçinde yirmi risale bulunan mecmua bana çok ehemmiyeti var.
Hem Denizli'den müfarakat ederken emanet Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi'ni, orada bazılarına bırakmıştım, o da bana çok lâzımdır belki Hoca Musa Efendi biliyor.
Risale-i Nur'un zayıf veya yeni şakirdlerini vesveseden kurtarmak için beyan ediyorum ki: Gizli bir komitenin desisesiyle safdil bazı hocalar veyahut bid'a taraftarları bazı muarızlar, Risale-i Nur'un hiç zedelenmez bazı hakikatlerine karşı gelmek için benim çok kusurlu ve –itiraf ediyorum– çok hatalı şahsımın noksanlarını ve hatalarını işaa etmek ve beni onlar ile çürütmekle Risale-i Nur'a ilişmek ve darbe vurmak istediklerinin bu yirmi senedir yirmi ehemmiyetli hâdisesi var. Hattâ iki defa hapsimize de bir nevi vesilesi olduğundan dostlarıma ve Risale-i Nur'un şakirdlerine ilan ediyorum ki:
Ben, Cenab-ı Hakk'a şükrediyorum ki nefsimi kendime beğendirmemiş ve kusurlarımı kendime bildirmiş. Değil kendimi satmak, hodfüruşluk etmek belki kemal-i mahcubiyetle Risale-i Nur'un mübarek şakirdleri içinde onların samimiyet ve ihlası ile kendimi affettirmek ve onların manevî şefaatiyle günahlarıma bir keffaret aramaktır.
Bana itiraz edenler, gizli ayıplarımı bilmiyorlar. Yalnız zâhirî bazı hatalarımı bahane edip ve yanlış olarak Risale-i Nur'u benim malım zannedip Risale-i Nur'un nurlarına perde çekmek, intişarına rekabet etmek için derler: "Said cuma cemaatine gelmiyor, sakal bırakmıyor." gibi tenkitleri var.
Elcevap:
Ben, çok kusurları kabul ile beraber derim: Bu iki meselede büyük mazeretlerim var.
Evvela: Ben Şafiî'yim. Şafiî mezhebinde cumanın bir şartı, kırk adam imam arkasında Fatiha okumaktır. Daha başka şartlar da var. Onun için burada bana cuma farz değil. Ben, mezheb-i A'zamîyi takliden bazen sünnet olarak kılıyordum.
Sâniyen: Yirmi senedir haksız olarak beni insanlarla görüştürmekten men'ettikleri için –hem bu âhirde, resmen dört ay evvel perde altında insanlarla temas ettirmemek için tenbihat olmuş– hem yirmi beş senedir ben, münzevi yaşadığım için kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum ve herkesin arkasında mezhebimce iktida edip namaz kılamıyorum ve okumakta yetişemiyorum ve daha Fatiha'nın yarısını okumadan, imam rükûya gidiyor. Bizde Fatiha okumak farzdır.
Sakal meselesi ise: Bu bir sünnettir, hocalara mahsus değil. Bu millette yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçükten beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmî hücumlarda bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle, benim sakal bırakmadığım bir hikmet, bir inayet-i İlahiye olduğunu ispat etti. Eğer sakal olsaydı, tıraş edilseydi Risale-i Nur'a büyük bir zarardı. Çünkü ölecektim, dayanamayacaktım.
Bazı âlimler "Sakalı tıraş etmek caiz değildir." demişler. Muradları sakalı bıraktıktan sonra tıraş etmek haramdır demektir. Yoksa hiç bırakmayan, bir sünneti terk etmiş olur. Fakat bu zamanda, dehşetli pek çok günah-ı kebireden çekinmek için bu terk-i sünnete mukabil, Risale-i Nur'un irşadıyla, yirmi sene haps-i münferid hükmünde işkenceli bir hayat geçirdik; inşâallah o sünnetin terkine bir keffarettir.
Hem bunu kat'iyen ilan ediyorum ki: Risale-i Nur, Kur'an'ın malıdır. Benim ne haddim var ki sahip olayım tâ ki kusurlarım ona sirayet etsin. Belki o Nur'un kusurlu bir hâdimi ve o elmas mücevherat dükkânının bir dellâlıyım. Benim karmakarışık vaziyetim ona sirayet edemez, ona dokunamaz.Zaten Risale-i Nur'un bize verdiği ders de hakikat-i ihlas ve terk-i enaniyet ve daima kendini kusurlu bilmek ve hodfüruşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini ehl-i imana gösteriyoruz.
Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene –fakat hakikat olmak şartıyla– minnettar oluyoruz, Allah razı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa ısırmadan atılsa nasıl memnun oluruz, kusurumuzu –fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid'alara ve dalalete yardım etmemek kaydı ile– kabul edip minnettar oluyoruz.
Aziz kardeşlerim!
Hazret-i Ali radıyallahu anh
وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ى مِنَ الْفَجَتْ
fıkrasında Âyetü'l-Kübra yüzünden şakirdleri bir musibete düşüp ve onun berekâtıyla emniyet ve selâmete çıkacaklarını kerametkârane haber verdiği gibi Âyetü'l-Kübra Risalesi, Nurlar içinde yüzer matbu nüshasıyla serbestiyet noktasında daha ziyade mevki alması cihetiyle bu memlekete üç büyük yağmur rahmetine birinci vesile olduğu gibi; ben dünya halini bilmiyorum fakat eskiden beri boğazımızı sıkan ve daima bizi istila etmeye fırsat bekleyen ve dehşetli kuvvet alan ve taraftarlar bulan ve bizi istinadsız zannıyla fırsat bekleyenin istilasından ve esaretinden Âyetü'l-Kübra ve arkadaşlarının serbestiyeti çok hâdise ve emarelerle şimdiye kadar Risale-i Nur –sadaka gibi– belaların def'ine bir vesile olduğundan bu da bu belaya karşı vesiledir denilebilir.
Ve İmam-ı Ali radıyallahu anhunun
وَ اسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ
fıkrasında bir vecihte Âyetü'l-Kübra Risalesi maksud olduğu gibi Denizli Meyvesi'nin on bir meselesi Hüccetü'l-Bâliğa on bir hüccetiyle aynen asâ-yı Musa'nın on bir mu'cizesine tevafuk edip bu fıkrada aynen Âyetü'l-Kübra Risalesi gibi İmam-ı Ali'nin (ra) medar-ı nazarı olduğu kalbime ihtar edildi. Demek Meyve Risalesi, asâ-yı Musa gibi çok firavunları susturur, mağlup eder. Âyetü'l-Kübra'yı tabeden kahraman ve mübarek kardeşlerimiz, pek büyük bir hizmet-i Nuriye yapmışlar. Merhum Hâfız Ali'nin (rh) hizmet-i Nuriyesi, bununla da devam ediyor.
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Âyetü'l-Kübra'nın matbu nüshaları perde altında çok hizmet görmüşler. Baştaki ihtarın âhirinde –beyaz yerde– bir hâşiye olarak size altı satır suretini gönderdik, siz münasip görürseniz yazdırırsınız hem ıslah ve tashih edersiniz.
Benim kat'î kanaatim geldi ki: Bu defa Âyetü'l-Kübra'yı dikkatle ve muarızları nazara alıp okudum. Şüphem kalmadı ki Risale-i Nur'un
çok şiddetli darbelerine karşı muarızlar, zayıf bahaneler ve sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz kusurları medar-ı mes'uliyet gördükleri halde; bu dehşetli darbeleri nazara almayıp hem beraetimizi hem Risale-i Nur'un serbestiyetini kabul etmelerinin sebebi: Başta Âyetü'l-Kübra olarak Risale-i Nur'un Meyve ve Hüccetü'l-Bâliğa gibi eczalarındaki hârikulâde ve sarsılmaz hakikatler, onların dehşetli inatlarını kırmasıdır. Çaresiz, mecburiyetle serbestiyetini; beraetimizi resmen kabul etmişler. Fakat yine gizli zındıka komitesi, elinden geldiği kadar nazar-ı millette kendilerini lanetten, nefretten bir derece kurtarmak için kusurlarımızı arıyorlar ve hükûmeti iğfal etmeye çalışıyorlar. Onun için biz, eskisi gibi ihtiyatımızı elden bırakmamalıyız.(Hâşiye)
Umum kardeşlerimizin gelecek mübarek ramazan-ı şerifinizi ve geçmiş Berat Gecelerinizi bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak, onların ve bizlerin hakkımızda bu ramazandaki Leyle-i Kadrimizi bin aydan hayırlı ve bin ay kadar medar-ı sevap eylesin, ümmet-i Muhammediyeye saadet ve selâmet versin, âmin!
Hem cümlenize birer birer selâm eden kardeşiniz
Said Nursî
Aziz, sıddık, metin, sarsılmaz, sebatkâr, fedakâr, vefadar kardeşlerim!
Bilirsiniz ki Ankara ehl-i vukufu Risale-i Nur'a ait kerametleri ve işaret-i gaybiyeleri inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerametlerde beni hissedar zannedip itiraz ederek "Böyle şeyler kitapta yazılmamalı idi; keramet izhar edilmez." diye hafif bir tenkide mukabil müdafaatımda onlara cevaben demiştim ki:
Onlar bana ait değil ve o kerametlere sahip olmak benim haddim değil. Belki Kur'an'ın mu'cize-i maneviyesinin tereşşuhatı ve lem'alarıdır ki hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur'da kerametler şeklini alarak (şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerini takviye etmek için) ikramat-ı İlahiye nevindendir. İkram ise izharı bir şükürdür, caizdir hem makbuldür.
Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binaen bu cevabı bir parça izah edeceğim. Ve "Ne için izhar ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat yapıyorum?" diye sual edildi.
Elcevap: Risale-i Nur'un hizmet-i imaniyesinde bu zamanda binler tahribatçılara mukabil yüz binler tamiratçı lâzım gelirken hem benimle lâekall yüzer kâtip ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temas etmemek, belki millet ve ehl-i idare takdir ile ve teşvik ile yardım ve temas etmek zarurî iken ve o hizmet-i imaniye hayat-ı bâkiyeye baktığı için hayat-ı fâniyenin meşgalelerine ve faydalarına tercih etmek, ehl-i imana vâcib iken kendimi misal alarak derim ki:
Beni her şeyden ve temastan ve yardımcılardan men'etmek ile beraber aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale-i Nur'dan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zayıf, garib, kimsesiz bir bîçareye, binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek ve bu tecrit ve tazyiklerde maddî bir hastalık nevinde insanlar ile temas ve ihtilattan çekilmeye mecbur olmak hem o derece tesirli bir tarzda halkları ürküttürmek ki en ziyade merbut görülen bazı dostların bana selâm vermemek, hattâ bazı namazı da terk etmek derecesinde ürkütmek ile kuvve-i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebepleriyle, ihtiyarım haricinde bütün o manilere karşı Risale-i Nur şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerinin takviyesine medar ikramat-ı İlahiyeyi beyan ederekRisale-i Nur etrafında manevî bir tahşidat yaptırmak ve Risale-i Nur kendi kendine, tek başıyla –başkalarına muhtaç olmayarak– bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış.
Yoksa –hâşâ– kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek, hodfüruşluk etmek ise Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır. İnşâallah Risale-i Nur kendi kendine hem kendini müdafaa ettiği hem kıymetini tam gösterdiği gibi bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı affettirmeye vesile olacaktır.
s. 52 (Hâşiye) Âyetü'l-Kübra'nın başındaki ihtarın âhirinde "Nazar-ı dikkati celbetmiş." cümlesine hâşiyedir: Evet İmam-ı Ali'nin (ra) Âyetü'l-Kübra hakkında verdiği haberi, tam tamına Denizli Hâdisesi tasdik etti. Çünkü bu risalenin gizli tabı hapsimize bir vesile oldu. Ve onun kudsî ve çok kuvvetli hakikati galebesiyle, beraet ve necatımıza ehemmiyetli bir sebep oldu. İmam-ı Ali'nin (ra) keramet-i gaybiyesini körlere de gösterdi. ~وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ى مِنَ الْفَجَتْ|@ hakkımızdaki duasının kabulünü ispat etti.