Emirdağ Lâhikası 2 · s. 149
Heyet-i Sıhhiyeye
On beş sene evvel Rehber'in başında yazıldığı gibi bazı gençler kendilerinin hayat-ı dünyeviye ve uhreviyesini muhafaza için yanıma geldiler. Ben de onlara lillah için o Rehber dersini verdim.
O risale, bir iki hâşiye müstesna hem Isparta Hükûmeti hem Denizli Mahkemesinde hem Ankara'nın Ağır Ceza ve Temyiz Mahkemesinin iki sene ellerinde kalması neticesinde beraet kazanması ve tamamen Risale-i Nur Külliyatı Rehber de içinde olduğu halde iade edilmesi ve bir nüshası Ankara Emniyet Müdürünün eline geçmesiyle (Rehber'in
başında yazıldığı gibi) bir tek kelimesine ilişmesi ile âhirinde gelen cümleyi okuyunca hakikati anlaması ve intişarına mani olmaması…
Hem binlerce nüsha intişar ettiği halde hiçbir yerde bir zarar, bir itiraz görülmemesi, hattâ Mersin'in Tarsus kazasında birkaç Nur kitaplarını müsadere ederek Gençlik Rehberi de içinde olduğu halde Ankara'ya gönderilip tetkik ettirildikten sonra, Vilayetin emriyle tamamen serbesttir diye resmî vesika vermeleri ve İstanbul'da tabedildiği zamanda kanunen beş altı makama gönderildiği ve ellerinde beş altı ay kaldığı halde ilişmemeleri, Rehber'in ehemmiyetini ve kanunen dahi serbest olduğunu ispat ediyor.
Sonra binden fazla gençler, Ankara ve sair vilayetlerin mekteplerinde ondan vatan, millet, ahlâk cihetinde istifade ettikleri ve hiç kimse zarar görmediği halde, birden hiçbir medar-ı mes'uliyet olmayan bir iki kelimeye yanlış mana vermek, mesela "Gençlik Rehberi" namını vermekle bir suç mevzuu yapmışlar.
Biri de müellifi tabetmemiş, kendi bîçare hasta yatağında iken gençler tabettikleri halde, şahsî nüfuz temini için yazılmış diye suç mevzuu yapıp tabedene değil de müellifini ağır cezaya vermek hem zorla oraya celbetmek, halbuki on beş sene evvel yazılmış ve af kanunu ve mürur-u zamanı hem beraeti görmüş; öyle ise bütün bütün kanunsuz olarak bir garaza binaen müellifine bu kadar musırrane ilişiyorlar.
Ben de diyorum ki: On vecihle kanunsuz, bu kadar musırrane, hastalığım zamanında iktidarım harici beni mahkemeye vermenin sebebi, Rehber'in vatana, millete, asayişe pek büyük faydası olduğu için anarşilik ve dinsizlik hesabına ilişiyorlar diye ihtimal veriyorum.
Şimdi bu kanun namına garazkârane kanunsuzluk hesabına beni cebren, zorla İstanbul'a mahkemeye sevk etmekte, benim çok ihtiyarlık zafiyetim ve zehirli şiddetli hastalığım kat'iyen tıbben, fennen mazeret-i kat'î olduğu gibi; dört defa o noktadan rapor alıp onlara gönderdiğimiz halde, yine ısrarla beni zorlamakta olduklarından pek şiddetli ruhuma dokunmuş, daha benim mahkeme ve idare huzurunda konuşmak iktidarım haricindedir. Konuşsam da vatan, millet ve asayişe zarar vermek fikriyle çalışan ve beni hilaf-ı kanun muhakeme edenlerin yüzüne vurmaya mecbur olacağım. Daha bu kadar zulme tahammül edemeyeceğim. Bu ise ehemmiyetli başka bir nevi hastalıktır. Hem vatana bu manevî hastalık, zarar vermek ihtimali var.
Şimdi Heyet-i Sıhhiye'den ricam, beni tanıyanlar ve benimle yakından alâkadar olanlar ve hizmet edenler biliyorlar ki gizli düşmanlarım müteaddid defadır beni zehirliyorlar. Tagaddi edemiyorum. Hattâ hizmetçimle beş dakikadan fazla konuşamıyorum.
Hem başımda şiddetli ve devamlı nezle ve bir gözüm o nezleden ağrıyor ve akıyor. Müzmin kulunç ve şiddetli sancı ile hastayım.
Hem yirmi sekiz sene gurbette kaldığımdan ve başkalarının muavenetini kabul etmediğimden pek zarurette yaşadığım için zafiyet fazladır. Hattâ zorla merdivenden çıkıyorum. Zaruret-i kat'î olmazsa beş dakika konuşamıyorum, yoruluyorum.
Ben sâbık mahkemelerde hem Risale-i Nur hem Risale-i Nur talebeleri için tahammül ediyordum. Ve tam hakikati izhar etmiyordum. Bir derece zulümlerine tahammül edip haksızlıklarını yüzlerine vurmuyordum. Tâ masumlara, asayişe zarar gelmesin diye sabır ve her nevi zulüm ve işkencelere tahammül ediyordum.
Şimdi ise Risale-i Nur'a âlem-i İslâm sahip çıktı. Nur talebeleri de benim müsamahama ve düşmanlarıma ilişmemekliğime ve zulümlerine sükût etmeme ihtiyaçları kalmadı. Onun için benim damarıma pek şiddetli dokunulduğunda irade ve ihtiyarım haricinde karşıma çıkan gizli düşmanlarımın bana zararlarına vesile olan, beni cezalandırmaya çalışanlara hakikati çıplak olarak böyle söyleyeceğim. Sükût… Şimdi izhar edilmeyecek.
Madem hakikat böyledir, Heyet-i Sıhhiye benim hem maddî hem manevî hem sinir hem kalp hem nezleli baş hastalıklarım hem kulunç ve sancı ve mahkemelerde konuşma iktidarsızlığı ve hem madem resmen vekillerim oradadırlar hem tabedenler de oradadırlar; istinabe sureti ile ifademin alınması için fennî ve tehlikeli hastalığı var şeklinde rapor verilmesini rica ederim. Emirdağı'nda
Said Nursî
Aziz ve mübarek, müşfik Üstadım!
Bu arîzamı Nur'la alâkadar ve hac refiklerimden Karakoçanlı Hacı Sabri kardeşim ile takdim ediyorum.
Evvela: Mübarek ellerinizi kemal-i ihtiramla takbil eder, bu âciz ve pür-taksir kardeşiniz ve talebenizi müstecab ve mübarek duanızda dâhil buyurmanızı istirham eylerim.
Sâniyen: Hacı Sabri kardeşinizi ve diğer yeni alâkadarları da dualarınıza dâhil buyurmanızı rica ederim.
Sâlisen: Kardeşim Hüsrev gerek zat-ı âlîlerinin, gerekse diğer kardeşlerin mektuplarını emirlerinize atfen göndermekte devam ettiği için lillahi'l-hamd vaziyetten haberdar bulunuyoruz.
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan'ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. Urfa'dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.
Sâdisen: Nur'un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb'imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi'l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: "Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?" diye sordum. "Evet" dedikleri için "Sizin yalnız imanî ve Kur'anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur'un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur'an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem." mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur'anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep'tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.
Cenab-ı Hakk'a nihayetsiz hamd ve şükür olsun ki hesapsız kusurlarımla beraber bu Kur'anî ve imanî hizmette istihdama lâyık görmüştür. Elbette mübarek ve müşfik Üstadımın duaları bereketiyle zümre-i Nuriyenin âciz bir ferdi olmakta devam ve öylece Liva-i Ahmedî aleyhissalâtü vesselâm tahtında toplananlardan olurum.
Tekrar tekrar mübarek ellerinizi kemal-i tazimle takbil eyler, alâkadar kardeşlerimin de selâm, dua ve ihtiramlarını arz ederim. Muhitinizdeki maddeten ve manen yakın bütün arkadaşlara arz-ı ihtiram eylerim. Erhamü'r-Râhimîn olan Rabb'imizden daimî niyazım; aziz, muhterem ve müşfik Üstadımdan ebediyen razı olsun ve bütün maksadını hasıl eylesin, âmin!
اَلْبَاق۪ى اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ
Muhibb-i muhlisiniz
Hulusi
Çok sevgili, müşfik Üstadım Efendim Hazretleri!
Evvela: Hem mübarek leyali-i aşerenizi hem kudsî bayramınızı ruh-u canımla tebrik eder, arz-ı hürmetlerimle Nur neşreden ellerinizden öper, kusuratımın affını istirham ederim.
Sâniyen: Bu günahkâr, âdi, âciz, kusurlu, liyakatsiz, miskin, tembel talebenizi Risale-i Nur'un hakaik-i kudsiye-i imaniye ve Kur'aniyesine ve sevgili Üstadın terbiye-i maneviye ve maddiyesine mazhar buyuran Cenab-ı Erhamü'r-Râhimîn'e hadsiz şükrediyorum.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ى
Sevgili Üstadım! Terbiye-i maneviyenizin âsârını her vakit bize ihsas eden Rabb-i Rahîm'ime ne kadar şükretsem yine azdır. Tahdis-i nimet olmak üzere şunu da arz etmek isterim ki: Hastalığımdan müşteki değilim. Çünkü lillahi'l-hamd nur-u aynım ve sürur-u ruhum ve gıda-i kalbim olan Risale-i Nur'un hakikatlerini bilfiil ve bi't-tecrübe ders almama sebep oldu.
Hem hakikaten ömrü kırkıncı sene-i devriyesinde müthiş bir tarzdaki maddî ve manevî hastalıklarıma her bir ricasında ruha ve kalbe binler nur-u tevhidi ve ziya-yı teselliyi serpen İhtiyarlar Risalesi,
Hem her bir devasında bînihaye şifa-yı manevî bulunan Hastalar Risalesi,
Hem on bir kelime-i kudsiye-yi tevhidiyenin pek hârika ve emsalsiz bir tarzda tılsımlarını keşfeden ve her bir cümlesinden nur-u tevhid fışkıran Yirminci Mektup,
Hem hakaik-i imaniyenin en son ve en müşkül ve en derin ve bütün filozofları, hattâ hükema-i İslâmiyeyi dahi hayrette bırakan çok mühim muammaları halleden Yirmi Dördüncü Mektup,
Hem kalbin bütün manevî yaralarına kudsî bir tiryak olan On Yedinci Söz ve emsali risaleler pek hârika bir tarzda imdadıma yetişti ve tedaviye başladı.
Ve bana şöyle bir kanaat-i kat'iye verdi ki: Güya Risale-i Nur, ezcümle mezkûr risaleleri hem ben hem hastalık münasebetiyle yanıma gelenler ders alsınlar diye rahmet-i İlahiye tarafından hastalandırılmışım.
Evet sanki sevgili, müşfik Üstadımız İhtiyarlar Risalesi'ni gençlere, Hastalar Risalesi'ni sıhhatte olanlara yazmış.
Sâlisen: Orada bulunan ve sevgili Üstadımızın kıymettar hizmetinde bulunan muhterem arkadaşlarımıza hem birer birer selâm hem bayramlarını tebrik ederim. Sevgili Üstadımızın ellerinden, kardeşlerimizin gözlerinden öperim.
اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى
Çok kusurlu ve hasta talebeniz
Mehmed Feyzi
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Bir zat, uzunca bir mektup yeni hurufla bana yazmış, kendisinin kim olduğunu bildirmemiş. Üç noktada şüphe edip bir nevi itiraz gibi yanlış mana verdiği için güya bizi ikaz ediyor. Meşrebimiz münakaşa ve münazara olmadığından ve kusurumuzu hakiki olarak gösterenlerden memnun olduğumuzdan, bu meçhul zatın mektubunda üç esasın hakikatini gösterip yanlışını tashih etmek istedim:
Birinci Esas: Risale-i Nur'un üstadı ve me'hazi ve Said'in de çok zamandan beri bir virdi olan bazı âyetler, bir hizb-i Kur'anî suretinde bir kısım talebelerin arzularıyla kaleme alınmış. Sonra da tabedilmiş. Ve dört beş mahkemenin de gösterdiği ehl-i vukuf ulemaları ve hattâ Diyanet Riyaseti dairesi ve İstanbul'un fetva dairesindeki Tetkik-i Kütüb-ü Diniye Heyetinden hiçbir âlim ve ehl-i vukuf ulemaları itiraz etmemişler. Belki takdir edip tahsin etmişler. Çünkü başta sahabeler ve matbu Mecmuatü'l-Ahzab'da bulunan Hazret-i Üsame radıyallahu anh hizb-i Kur'anîsi ki her bir günde bir kısmını okumakla taksim edilmiştir. Ve aynı kitapta ve Mecmuatü'l-Ahzab'ın aynı cildinde İmam-ı Gazalî'nin radıyallahu anh bir hizb-i Kur'anîsi ve çok ehl-i velayetin kendi meşreplerine muvafık bazı sureleri ve âyetleri bir hizb-i mahsus-u Kur'anî yaptıkları meydandadır.
On sene evvel şehiden vefat eden merhum Hâfız Ali gibi Nur'un kahramanlarından, benim hususi virdimi ve Risale-i Nur'un üstadları ve menbaları olan mühim âyetleri cem'etmek istediler. Sonra onlara gönderdim. Onlar da tabettirdiler. Çünkü herkes her vakit bütün Kur'an'ı okumaya vakit bulamıyor. Fakat böyle bir hizb-i Kur'anî eline geçse her vakit istifade edebilir fikriyle hem sevapları çok ziyade olan âyetler ve sureler, içinde yazılmış.
Zaten Kur'an-ı Hakîm'in bir mu'cizesi şudur ki ehl-i hakikatten ve kemalâttan her bir meslek sahibi, meşrebine muvafık, Kur'an'da bir Kur'an'ını, bir hizb-i mahsusunu, bir üstadını bulur. Güya tek bir Kur'an'da binler Kur'an var.
Bu mu'cizenin sırrı şudur ki: Kur'an-ı Hakîm'in âyetlerinin ve kelâmlarının münasebetleri yalnız beraber olanlara değil belki pek çok âyetlere ve kelâmlara ve kelimelere münasebeti var, bakıyor. İşaratü'l-İ'caz tefsir-i Nuriyede bu sır bir derece gösterilmiş. Demek başka kelâmlara benzemez. Her bir âyet, binler âyetlere bakar birer yüzü ve gözü var. Bu vaziyet-i Kur'aniye çok hakaike medardırlar. Ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikatin her bir kısmı kendi mesleğine göre, o küllî Kur'an içinde bir mahsus hizbleri var.
İşte Risale-i Nur'un Hizb-i Kur'anî'si de o neviden birisidir. Bunu böyle neşretmek için evliyadan olan merhum Hâfız Ali bunun tabını acele etmek istedi. Çünkü tamam Kur'an'ın Risale-i Nur'un keşfiyatıyla hattında bir nevi mu'cize-i tevafukiye bulunmasından onu tabedip bastırmak için bu hizb-i Kur'anîyi bir mukaddimesi, bir müjdecisi olarak bastırdılar. Evet, şimdiki Hüsrev'in kalemiyle yazılan ve pek hârika olan ve tevafuk cihetinde mu'cizatlı olan Kur'an'ımızın on beş seneden beri tabına çalışıyoruz. Ve fakat ekser Nurcular fakirü'l-hal olduğundan ve fotoğrafla tabı lâzım geldiğinden ve yirmi beş bin banknot masraf lâzım olmasından Hizb-i Kur'an'ımız mukaddime olarak daha evvel, bu mu'cizeli Kur'an'ımızın bir müjdecisi olarak tabedildi.
İşte bu mu'cizeli Kur'an'ımızı hem Diyanet Riyaseti tetkik etmiş, çok beğenmiş hem İstanbul'daki fetva dairesindeki tetkik-i mesahif uleması gayet güzel görmüş. Gayet güzelce tetkik edip musahhah olarak bize iade etmiş. İnşâallah yakında bu Kur'an'ımız basılarak bir hediye-i Nuriye olarak âlem-i İslâm'a neşredilecektir.
O kendini bildirmeyen zatın şüphe ettiği
İkinci Mesele: Pek çok Nurcuların haddimden yüz derece ziyade hüsn-ü zanlarıyla benden zannettiği medar-ı iftihar sıfatları, yüz defa onların hatırlarını kırıp reddetmişim. Fakat yirmi sekiz sene siyasetçiler, Risale-i Nur'un sırf imanî ve uhrevî mesleğini şimdiki medenileşmek fikirlerine müsait görmediklerinden yirmi sekiz senedir hapislerle, mahkemelerle, tarassudlarla, asılsız isnadlarla Nurcuları ürkütmekle ve beni çürütmek cihetiyle Risale-i Nur'u neşrettirmemek için emsalsiz bir vaziyete düşmüştüm. Yarım ümmi ve ittiham altında ve Nur şakirdlerini bütün bütün kaçırmamak için bana karşı medhi, şahsımdan reddedip medhiniz Nurlara ait olabilir. Ve gördüğünüz meziyetler benim değil Risale-i Nur'undur. O da Kur'an-ı Hakîm'in bir hakikatinin bir tefsiridir.
Ve her asırda dine ve imana tam hizmet eden müceddidler geldikleri gibi bu acib ve komitecilik ve şahs-ı manevî-i dalaletin tecavüzü zamanında bir şahs-ı manevî müceddid olmak lâzım gelir. Eski zamana benzemez. Şahıs ne kadar da hârika olsa şahs-ı manevîye karşı mağlup olmak kabildir. Risale-i Nur'un o cihette bir nevi müceddid olması kaviyyen muhtemel olduğundan o sıfatlar, hâşâ benim haddim değil; belki mükerrer yazdığım gibi benim hayatım Risale-i Nur'a bir nevi çekirdek olabilir. Kur'an'ın feyziyle Cenab-ı Hakk'ın ihsanıyla o çekirdekten Risale-i Nur'un meyvedar, kıymettar bir ağaç hükmüne icad-ı İlahî ile geçmesidir.Ben bir çekirdektim, çürüdüm gittim. Bütün kıymet Kur'an-ı Hakîm'in manası ve hakikatli tefsiri olan Risale-i Nur'a aittir.
Kendini bildirmeyen zatın
Üçüncü Şüphesi: Büyük Cihad'ın ve Sebilürreşad'ın neşrettiği gibi ben ilan etmişim ki dine, imana hizmeti ve Risale-i Nur'u değil dünya siyasetine, belki kemalât-ı maneviye ve makamat-ı âliyeye âlet edemediğim gibi; herkesin hoş gördüğü saadet-i uhreviye ve cehennemden kurtulmaya vesile etmemek ve yalnız emr-i İlahî ve rıza-yı İlahîden başka hiçbir şeye âlet etmemek, bu zamanda Nur'un hakiki kuvveti olan sırr-ı ihlas-ı hakikiyi muhafaza etmeye beni mecbur etmiş ki: Sıddık-ı Ekber'in (ra) dediği olan "Mü'minler cehenneme gitmemek için Allah'tan isterim, benim vücudum cehennemde büyüsün ki onların yerine azap çeksin." diye söylediği kudsî fedakârlığının bir zerresini ben de kendime kazandırmak için iman ile cehennemden birkaç adamın kurtulmaları için cehenneme girmeyi kabul ederim, demişim.Zaten ibadet, cennete girmek ve cehennemden kurtulmak için kılınmaz; bozulur. Belki rıza-yı İlahî ve emr-i Rabbanî için yapılır.
Yine Hizb-i Kur'an'ımızın bahsine döneriz:
Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın büyük bir kumandanı olan Hazret-i Üsame radıyallahu anh bir gün "hamd"e ait, bir gün "istiğfar"a ait âyetler, bir gün "tesbih"e ait, bir gün "tevekkül"e, bir gün de "selâm" lafzına, bir gün de "tevhid" ve "Lâ ilahe illâ hû"ya ait, bir gün de "Rab" kelimesine ait bütün Kur'an'dan müteferrik surelerden bir hizb-i Kur'anî çıkarmış, kendine bir vird eylemiş. Demek, böyle hizblere izn-i Peygamberî (asm) var.
Hem bizim hizb-i Kur'an'ımız iman hakikatlerine dair âyetleri, hususan sureler başlarındaki âyetleri cem'ettiğinden başlarında
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
yazılmış. Bu hizb, tamam Kur'an'ı okumaya büyük bir şevk verir. Noksaniyet vermez. Hem yirmi günde okunacak arzu edilen bazı imanî âyetler bir iki günde bu hizbde okunduğundan, bir zaman bütün surelerin başında bir kısım âyetleriyle beraber, Risale-i Nur'un esasları olan bazı âyât-ı imaniyeyi kendime vird eylemiştim. Sonra bir hizb suretine girdi.
O meçhul zat, izzet-i ilmiyeyi firavuncuklara karşı muhafazamı bir enaniyet tevehhüm etmiş. Nur talebelerinin hakkımda hüsn-ü zanlarını bütün bütün kırmadığımı bir benlik tahayyül etmiş. Ve iman hakikatlerine dair beyanatıma talebelerin tam itimat ve kanaatlerini temin etmek fikriyle, ehl-i velayetin ve bazı âyâtın kat'î kanaat ettiğim bine yakın emarat ve işaretlerinin izharına mecbur olduğum için bir kısmını has kardeşlerime beyan etmemi bir nevi hodfüruşluk zannetmiş.
Evet, bu zamanda dinsizlik hesabına, benlikleri firavunlaşmış derecede ve imana ve Risale-i Nur'a hücumları zamanında onlara karşı tedafü vaziyetimizde tevazu ve mahviyet göstermek, büyük bir cinayet ve hıyanettir. Ve o tevazu, tezellül hükmünde bir ahlâk-ı rezile olur. Onlara karşı izzet-i diniyeyi ve şerafet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için kahramancasına bir sebat bir kuvve-i maneviyeyi göstermek, acaba hiçbir vecihle hodfüruşluk olur mu? Hiçbir şöhret-perestlik ve enaniyet olur mu ki o zat öyle tevehhüm etmiş.
Hem Risale-i Nur'a muhtaç ve imanını kuvvetlendirmek ve kurtarmak için Nurları arayanlara karşı ki onda üçü veya dördü şahsıma bakmayıp Nur'daki kat'î hüccetlerle iktifa ettiği gibi beş altı tane hüccetlerin kıymetini bilmediği için benim şahsıma bakar. "Acaba bizi kandırdı mı, yoksa hakikat mi söylüyor?" diye şahsıma karşı hüsn-ü zanlarını kırmamaya mecbur olduğumdan, şahsımın gizli fenalıklarına perde çekmek bir enaniyet olur mu?
وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ٓى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ى
âyet-i kerîmesinin sırrıyla nefs-i emmareme itimat edemem. Nefis kusursuz olmaz. Fakat şimdi bu zamanda ejderhalar, ifritler hükmünde dinsizlik komitelerinin hücumları ve tahribatları zamanında müdafaamda,
bende görünen o sinek kanadı kadar kusurları görmek, o hücum edenlere bir yardım hükmüne geçmektir. Ve on adet muhtaçlardan beş altı bîçareyi Nur'un ilaçlarından mahrum etmektir.
Bu nokta için ben kendi kuvvetime, meziyetime hiç itimat etmeyerek, yalnız hakikat-i Kur'aniye ve onun tefsiri olan hakaik-i imaniyedeki kuvvete istinaden dünyaya ilan ediyorum ki: Bütün dinsizler toplansalar ben onlara karşı çekinmeyerek meydan okuyorum. Ve başımı eğmiyorum ve izzet-i ilmiyeyi kırmıyorum. Eğer bu, bir benlik ise o hiçbir cihetle bana ait değil ve benlik olamaz. Salabet-i imaniye olur.
Zaten ben nasıl tabiatı, icad itibarıyla inkâr ediyorum ve Risale-i Nur bunu kat'î ispat etmiş. Öyle de beşeri gurura, enaniyete, firavunluğa sevk eden iktidarı da tabiat gibi inkâr ediyorum. Yalnız beşerin duası, bir fiilî dua nevinde samimi bir ihtiyaç ile cüz'î kesbi, bir makbul dua hükmüne geçer. Onu da Cenab-ı Hak kabul eder, keşfiyat namındaki beşere lâzım olan hârikaları ihsan eder diye kat'î delillerle ilm-i usûlü'd-dinin uleması, kader ve cüz-i ihtiyarî bahsinde ispat ettikleri gibi; ben de aynelyakîn derecesinde kat'î kanaatle feyz-i Kur'anî ile Risale-i Nur'un hüccetleriyle evvela kendi nefsimde, sonra herkesteki benlik ve iktidarın, icad ve ihsan ve tevfik-i İlahînin yalnız bir perdesi olduklarını kat'î bildiğim için Nurlara ve kardeşlerime ilan etmişim ki:
Ben bir çekirdektim, çürüdüm. Acz ve ihtiyaç ve samimi istemek ve fiilî dua etmek neticesinde Cenab-ı Erhamü'r-Râhimîn, Risale-i Nur'u o çekirdekten halk edip ihsan etmiş. Nur'un mektubatındaki bütün medar-ı medih fıkralar, o nurani ağaca aittir. Benim hissem kat'iyen hiçbir cihette fahir olamaz. Belki yalnız ve yalnız şükürdür. Öyle ise kâinat adedince "Eşşükrülillah, Elhamdülillah."
اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى
Said Nursî
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelen: Çok emarelerle ve bazı hâdiselerle kat'iyen tahakkuk etmiş ki Nur'un has talebelerinden bazılarının bir zayıf damarını bulup hizmet-i Nuriyeden vazgeçirmek veya zayıflaştırmak için Nur'un ve Nur talebelerinin düşmanlarının çok planları var. Medar-ı ibret bir iki numuneyi beyan ediyoruz.
Birinci Numunesi: Nurlarla şiddetli alâkası bulunan birkaç has kardeşimizin nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek veya zevkli ve ruhanî bir meşrep ile meşgul edip hizmet-i imaniyeye karşı zayıflaştırmak için bazı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhabere namı altında cinnîlerle muhabere etmek gibi hattâ bazı büyük evliyalarla, hattâ peygamberlerle güya bir nevi konuşmak gibi eski zamanda kâhinlik denilen, şimdi de medyumluk namı verilen bu mesele ile bazı kardeşlerimizi meşgul ediyorlar.
Halbuki bu mesele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir ve çok sû-i istimalata menşe olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mihenk, bir mikyas olmadığından ervah-ı habîse ve şeytana yardım eden cinnîlerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslâmiyet'e zarar vermek ihtimali var. Çünkü maneviyat namına hakaik-i İslâmiyeye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervah-ı habîse iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslâmiyet'in esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikati tağyir edip safdilleri tam aldatabilirler.
Mesela nasıl ki güneş, bir küçük cam parçasında ziyasıyla, hararetiyle, şekliyle görünüyor. Fakat o küçücük camın içindeki güneşin o küçücük timsali, kendi namına eğer konuşsa ve dese: Benim ziyam dünyayı istila ediyor, benim hararetim her şeyi ısıtıyor ve küre-i arzdan bir milyon defadan daha büyüğüm dese ne derece hilaf-ı hakikat olduğu anlaşılır.
Aynen bu misal gibi: Bir peygamber, güneş gibi hakiki makamında iken o ispirtizmanın veyahut medyumluğun cam parçası hükmündeki istidadına göre bir cilvesinin tezahürü, o hakikat namına konuşamaz. Eğer konuşsa yüz derece muhalif olur. İspirtizmanın veya medyumluğun o mazhardaki cüz'î cilvesi, vahyin mazharı olan o manevî güneşin kudsî mahiyetine hiçbir cihetle kıyas olamaz. Çünkü esfel-i safilîndeki bir cam parçası, manen a'lâ-yı illiyyînde olan o manevî güneşin hakikatini yanına getiremez. Getirmeye çalışmak da hürmetsizlikten başka bir şey değildir. Ancak onun makamına karib olmak için Celaleddin-i Süyûtî ve bir kısım evliyalar gibi seyr ü sülûk ile terakki ederek o manevî güneşin sohbetine mazhar olunur. Fakat böyle terakki, Risale-i Nur'un ispat ettiği gibi Peygamber'in velayetiyle bir nevi sohbeti, kendi derecelerine göre ve kendi istidatları derecesinde olur.
Fakat nübüvvet hakikati, velayetten ne derece yüksek ise ispirtizma vasıtasıyla veyahut terakkiyat-ı ruhiye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi hiçbir cihette hakiki Peygamberle muhabereye yetişemeyeceğinden yeni ahkâm-ı şer'iyeye medar-ı ahkâm olamaz.
Evet, dinden gelmeyen belki felsefenin hassasiyetinden gelen celb-i ervah da hem hilaf-ı hakikat hem hilaf-ı edep bir harekettir. Çünkü a'lâ-yı illiyyînde ve kudsî makamlarda olanları esfel-i safilîn hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek, tam bir ihanettir ve bir hürmetsizliktir. Âdeta bir padişahı, kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakikat ve edep ve hürmet ve istifade odur ki Celaleddin-i Süyûtî, Celaleddin-i Rumî ve İmam-ı Rabbanî gibi zatların seyr ü sülûk-u ruhanîleri gibi seyr ü sülûk ile yükselerek o kudsî zatlara yanaşmak ve istifade etmektir.
Rüya-yı sadıkada ervah-ı habîse ve şeytan, peygamber suretinde temessül edemez. Fakat celb-i ervahta, ervah-ı habîse belki peygamberin lisanen ismini kendine takıp sünnet-i seniyeye ve ahkâm-ı şer'iyeye muhalif olarak konuşabilir.Eğer bu konuşması şeriatın ahkâmına ve sünnet-i seniyeye muhalif ise tam delildir ki o konuşan ervah-ı tayyibe değildir, mü'min ve Müslüman cinnî de değildir, ervah-ı habîsedir. Bu şekilde taklit ediyor.
Sâniyen: Şimdi Nur talebeleri böyle meselelerde derse muhtaç değildirler. Risale-i Nur, her şeyin hakikatini beyan etmiş. Başka izahata ihtiyaç bırakmamış. Risale-i Nur onlara kâfidir. Fakat Nur talebesi
olmayanların aynı muhaberede, ahkâm-ı şeriat ve sünnet-i seniye esasatına muhalif telkinatı dinlememeleri lâzım ve elzemdir. Yoksa büyük hata olur.
Bir İhtar: Bu mektuptaki ruhlarla muhabere meselesine karşı edilen şiddetli tenkit; ecnebiden, fen ve felsefeden ve manyetizma ve ispirtizmadan gelen ve manevî bir şekli giyen bir meşrebe karşıdır. Yoksa İslâmiyet'ten ve tasavvuf ve ehl-i tarîkattan gelen ve bir derece ruhlarla muhabereye benzeyen ve nâ-ehillerin girmesiyle bir derece sû-i istimal edilen ve pek az olan bir kısım sofilerin sofiliğine karşı değildir. Gerçi onlarda da bir cihette bazılara zarar olabilir. Fakat öteki gibi hiçbir cihette aldatıcı değil ve İslâmiyet'e hiçbir cihette zarar niyeti yok. Hem o ecnebiden gelen meşrep ise hem tarîkat ve hem İslâmiyet aleyhinde olduğu gibi o sofilerin mesleğini de sukut ettirmeye çalışıyor ve âdileştiriyor. Ehl-i tasavvufun zayıf ve tam sünneti yerine getirmeyen kısmı dikkat etsinler, kendilerini onlara benzetmesinler.
Said Nursî
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
Mahkeme Reisine,
Pek çok uzun ve mazlumane macera-yı hayatıma dair şu gayet kısa ifademi dinlemenizi rica ediyorum. Yirmi sekiz sene emsalsiz ihanetlerin, tarassudların, hapislerin ileri sürdükleri sebeplerinden:
Birincisi: Beni rejimin aleyhindedir diye ittiham etmişler. Buna cevaben deriz ki:
Her hükûmette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete ilişmemek şartıyla herkes vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir metodu, bir fikri ile mes'ul olamaz. Çünkü dininde en mutaassıp ve cebbar bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyeti altında bulunan yüz milyondan ziyade Müslümanlar, İngilizlerin küfrî rejimlerini Kur'an ile reddettikleri ve kabul etmedikleri halde, İngiliz mahkemeleri şimdiye kadar onlara, o cihette ilişmemiştir. Hem bu millette ve bu hükûmet-i İslâmiye içinde eskiden beri bulunan Yahudiler ve Nasraniler, bu milletin dinine ve kudsî rejimlerine muhalif ve zıt ve muteriz oldukları halde hiçbir zaman mahkeme kanunlarıyla onlara, o cihette ilişmemiştir.
Hem Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında bir âdi Hristiyan ile mahkemede beraber muhakeme olmuşlar. Halbuki o âdi Hristiyan, Müslümanların hem mukaddes rejimlerine hem dinlerine hem kanunlarına muhalif iken o mahkemede onun o hali nazara alınmaması gösteriyor ki mahkeme hiçbir cereyana âlet olamaz, hiçbir tarafgirlik içine giremez ki Halife-i Rûy-i Zemin, âdi bir kâfirle muhakeme olmuşlar.
İşte ben de yüzer âyât-ı Kur'aniyeye istinaden Kur'an'ın kudsî kanunlarının yerine, medeniyetin bozuk kısmından anarşilik hesabına ve bir nevi Bolşeviklik namına istibdad-ı mutlak manasında, cumhuriyetteki hürriyet perdesi altında dindarlar hakkında eşedd-i zulme âlet olabilen muvakkat bir rejime, değil yalnız ben, belki bütün ehl-i vicdan muhaliftir. Hem muhalefet, hiçbir hükûmette bir suç sayılmıyor.
İkincisi: Asayişi bozmak, emniyeti ihlâl etmek ihtimali bahanesiyle otuz sene cezayı bana çektirdiler. Buna cevaben deriz ki:
Mahkemenin tahkikatıyla hem beş yüz bin fedakâr Nur talebeleri bulunduğu halde hem yirmi sekiz sene zarfında bu kadar zalimane ihanetlere maruz olduğumuz halde; Nurcularla alâkadar olan altı vilayet, altı mahkeme hiçbir vukuatı kaydedememeleri, gösterememeleri ispat
ediyor ki: Nurcular, asayişin muhafızlarıdırlar. İman dersiyle herkesin kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Asayişi muhafaza ediyorlar. Ve üç vilayetin insaflı zabıtaları bunu tasdik etmişler.
Üçüncüsü: Dini siyasete âlet yapmak istiyor diye beni suçlu yapıyorlar. Sebilürreşad'ın 116'ncı sayısındaki "Hakikat Konuşuyor" namındaki makalem buna kat'î bir cevaptır. O makalenin kısaca hülâsası şudur:
Elcevap: Bütün dünyasını hattâ lüzum olsa kendi şahsî âhiretini, dine feda etmeye bütün hayatı şehadet eden ve otuz beş seneden beri siyaseti terk eden ve beş mahkeme bu meseleye dair kat'î delil bulamadığı halde seksen yaşını geçmiş, kabir kapısında hem dünyada hiçbir şeye mâlik olmayan bir adam hakkında, dini siyasete âlet yapıyor diyenler, yerden göğe kadar haksızdırlar, insafsızdırlar. Hem bu iftiralarıyla beraber, o adam hakkında güya asayişi ve emniyeti ihlâl etmek istiyor, diyorlar. Halbuki o adamın Kur'an-ı Hakîm'den aldığı hakikat dersi ve talebelerine verdiği ders şudur:
Bir hanede veya bir gemide bir tek masum, on cani bulunsa adalet-i Kur'aniye o masumun hakkına zarar vermemek için o haneyi yakmasını ve o gemiyi batırmasını men'ettiği halde, dokuz masumu bir tek cani yüzünden mahvetmek suretinde o haneyi yakmak ve o gemiyi batırmak en azîm bir zulüm, bir hıyanet, bir gadir olduğundan; dâhilî asayişi ihlâl suretinde yüzde on cani yüzünden doksan masumu tehlike ve zararlara sokmak, adalet-i İlahiye ve hakikat-i Kur'aniye ile şiddetle men'edildiği için biz bütün kuvvetimizle, o ders-i Kur'anî itibarıyla, asayişi muhafazaya kendimizi dinen mecbur biliyoruz.
Bu üç dört madde ile bizi ittiham edenler ve lüzumsuz, mahkemeleri bizimle meşgul eden gizli düşmanlarımız, şüphe yoktur ki onlar ya siyaseti dinsizliğe âlet etmek istiyorlar veya komünist perdesi altında bu mübarek vatanda, bilerek veya bilmeyerek anarşiliği yerleştirmek istiyorlar.Çünkü bir Müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa mürted ve anarşist olur, hayat-ı içtimaiyeye zehir hükmüne geçer. Çünkü anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir. Âhir zamanda gelecek Ye'cüc ve Me'cüc'ün komitesi, anarşistler olduğuna Kur'an işaret ediyor.
Said Nursî
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerimiz!
Evvela: Kur'an'ın nakş-ı hurufundaki bir nevi mu'cizesini gözlere dahi gösterecek bir tarzda yazdırılan ve bu zamanda izhar edilen mu'cizeli ve yaldızlı Kur'an'ımız evvelce tab için Almanya'ya gönderilmiş ve İstanbul'da da gayret edilmişse de üç renk üzerine tabedilmesi fazla bir masrafa ihtiyaç göstermesi gibi manilerden geri kalmıştı. Bu defa matbaa işlerinde fazla ilerlemiş olan İtalya'ya numune için bir cüzü gönderildi. İstanbul'da mümkün olursa tabı için tekrar teşebbüse geçildi. Ve şimdilik bir renk mürekkeble aynı tevafuku muhafaza ile tabedilmesine başka yerde başlanacak. Ondan sonra inşâallah tam yaldızlı olarak ve üç renk ile Mısır ve Almanya veya İtalya gibi bir yerde tabedilecek.
Sâniyen: Kur'an'ın Arabî bir tefsiri ve Risale-i Nur'un Arabî Mesnevî-i Şerifi olan ve Zülfikar büyüklüğünde ve altınla yazılmaya lâyık bir mecmua dahi inşâallah teksir edilecek. Bu çok hârika ve pek ehemmiyetli ve gayet mühim ve her bir bahsi birer kitap ve birer risale olacak derecede gayet îcazkâr olan ve kırk sene evvel telif edilen bu eserleri, o zamanın hakiki ve meşhur ve büyük ulema ve meşayihi de tam takdir ve tahsin etmişler. Ve o risalelerden bir tek risale hakkında "Bu bir katre değil, bir bahirdir." diyerek fevkalâdeliğini izhar etmekle beraber tam anlamaktan da âciz olduklarını idrak etmişler.
Risale-i Nur'un bu gayet mühim iki işini müjde ederim. Muvaffak olunması için dualarınızı bekleriz. Umumunuza pek çok selâm eder, muvaffakiyetler dileriz.
اَلْبَاق۪ى هُوَ الْبَاق۪ى
Kardeşleriniz
Ceylan, Zübeyr
Bu mektup Samsun'da münteşir Büyük Cihad gazetesinde intişar etmiştir. Müfterilerin tahrikatıyla Samsun'da muhakeme açılmasına sebep olmuştur. Muhakeme beraetle neticelenmiştir.
Âlem-i İslâm'ın halâskârı, ehl-i imanın sertâcı, Risale-i Nur'un tercümanı Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine!
Bu defa dindar Demokratların delâletiyle Afyon Mahkemesince Risale-i Nur'un serbestiyetine, bütün risale, mektup ve mecmualarının suç mevzuu teşkil etmediğinden iadelerine karar verilmesini; senelerce evvel ilan ettiğiniz "Risale-i Nur benim değil, Kur'an'ın malıdır; Kur'an'ın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu'nun sinesinden koparıp atamayacaktır. Risale-i Nur Kur'an'a bağlıdır, Kur'an ise arş-ı a'zamla bağlanmıştır. Kimin haddi var ki onu oradan söküp atsın." diye olan hakikatli beyanatınızın açık bir tezahürü ve bu ulvi hizmetinizin İlahî ve Kur'anî olduğunun parlak bir delili bilerek, bu beraet kararının âlem-i İslâm'ın ve bâhusus bu millet-i İslâmiyenin saadetlerinin başlangıcı olması itibarıyla, başta bütün varlığıyla bu zaferleri bekleyen ve Nur ailesine reis ve hakikatler deryasına kaptan tayin edilen ve zulmet-i küfürle tuğyan etmiş insanlığa hâdî ihsan olunan aziz, sevgili Üstadımız ve buna vesile olmakla ehl-i imanı kendilerine dost ve taraftar eyleyen dindar Demokratları ve âdil heyet-i hâkimeyi sonsuz minnetlerle tebrik eder ve arz ederiz ki:
Uzun senelerden beri terakki ve tealisi için çalıştığınız ve uğrunda feda-yı nefis ve can eylediğiniz hakikat-i Kur'aniyenin bugün bütün bir memleket, bir millet çapında ehl-i imanın kalplerine sürurlar getirerek fevkalâde inkişafı, hizmetine memur kılındığınız ve bilfiil muvaffak olduğunuz kudsî dava ve hizmetinizin ne kadar yüksek ve parlak olduğunu güneş gibi ispat ediyor.
Yirmi beş otuz seneden beri bütün manilere ve sıkıntılara rağmen bu kadar sabır ve metanetiniz ve Kur'an'dan kalb-i münevverinize gelen Risale-i Nur'un neşri cihetinde bu kadar hizmet ve mücahedeleriniz, istikbalin nesillerine ve İslâm'ın kahraman mücahidlerine bir numune-i iktida ve imtisal oluyor. Kur'an güneşinin sönmeyen nurları ve ebedî lem'aları olan Nur şuâlarıyla cehil ve dalalet karanlıklarını izale ederek,
milyonlar kalpleri, o nurla nurlandırıp ehl-i imanı kendinize minnettar ettiniz. Bu vatan ve bu millet, bu tarih ve bu toprak, sizin bu hizmetinizi, bu fedakârlığınızı hiçbir zaman unutmayacaktır. Ebediyet âlemine göç eylediğinizde dahi sizin bu hizmetiniz bir çekirdek olup ondan fışkıran bir şecere-i âliye her tarafı kaplayacak ve o nur ağacının etrafına toplanan büyük cemaatler ve Risale-i Nur'un yükselen ebedî şuâları, o hizmetinizi ile'l-ebed ve daha parlak ve daha şaşaalı idame edecekler.
Siz, Risale-i Nur'un tercümanı haysiyetiyle ve bu iman hizmetinizin İslâm ufuklarında parlaması cihetiyle, bu asrın bir hidayet serdarısınız.
Kur'an-ı Kerîm'in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki aziz dellâlı ve o müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı nur-u Kur'an'la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur'u yüz binler nüshalarını yüz binler talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka karşı bir sedd-i Kur'anî tesis eden muhteşem kahraman sevgili Üstadımız!
Âlemlere rahmetler ve saadetler getiren ve insanlığa selâmet ve teselliler bahşeden bu mukaddes hizmetinizle ehl-i imana zuhurunu müjde verip ispat ettiğiniz ve emareleri gözükmeye başlayan ve bütün kıtalara şâmil hâkimiyet-i İslâmiyenin nurlu ve büyük bayramını bütün ruhumuzla tebrik eder, Cenab-ı Hak'tan uzun ömürlerinize dualar eder, ellerinizden tazimle öperiz.
Ankara Üniversitesi Nur talebeleri